Sünnet Denilen İlkel Geleneğimiz

Sünnet; Avrupa’da, Güney Amerika’da ve Müslüman olmayan Asya’da neredeyse bilinmeyen bir şeydir. Aslında dünyadaki toplam erkek nüfusunun yalnızca %10 ila 15 kadarı sünnetlidir.

Tevrat’ta adı geçen ve sünnet konusu ile birinci derecede ilişkili olan İbrahim’in(Abraham) günümüzden 3550 ile 3800 yıl önce yaşadığı varsayılmaktadır. (Yeni kanıtlar bulundukça verilen bu tarihlerin sürekli gözden geçirilip düzeltildiği ve eldeki kanıtlarla kazı bilimcilerin bile tarihleri belirlemede görüş ayrılığına düştükleri unutulmamalıdır)

Ayrıca bazı kazı bilimci, tarihçi ve bağımsız kaynaklar; Arkeolojik kalıntı ve kayıtların hiç birisinde İbrahim denilen tarihi bir kişiliğin izine rastlanmadığından tarih sahnesinde böyle bir tarihi kişiliğin hiç bir zaman var olmadığından, bu konuda sağlam bir kanıt bulunamadığından bahsetmektedir. (İbrahim’i Brahmanizm ile ilişkilendiren araştırmacılar da var) İbrahim denilen tarihi kişiliğin din kitapları ve Ebla tabletleri dışındaki hiç bir yerde adının geçmemesi, İbrahim’in şeriatına sıkı sıkıya bağlı birçok dini uygulamaların sorgulanması gerektiğini düşündürebilir.(Bizim için geçse de fark etmiyor) Yahudilik ve Müslümanlıkta hala önemini koruyan aşağıda bahsedeceğim sünnet konusu bu anlamda bir örnek teşkil etmektedir.

Sünnet konusunun ana kaynak ve geçmişteki nihai dayanak noktası aşağıda sayfa resimleri verilen Tevrat’ın Bab 17/9-27 bölümleridir. Kuran ise sünnet konusuna hiç değinmez, Muhammed döneminde peygamber dahil çevresindekilerin hiç birisinin sünnet olmadığından bahsedilir ve dinî hikayeleri bol olan İslam dininde bu konular bilinçli olarak es geçilir. Çünkü bu konularda verebilecek düzgün cevaplar, sağlam dayanaklar hiç yoktur. O dönemde sünnet olan birkaç örnek varsa da bunlar Yahudi şeriatının devam ettirilmesinden öte bir şey değildir.(Daha önceden olduğu gibi bu çağda da dünyadaki Müslüman geçinen tüm ülkelerdeki din adına yapılan uygulamaların çoğu Yahudi, Hıristiyan şeriatına ve Arap kültürüne dayanmaktadır. Bizde son yıllarda yeni çıkan adetlerden biri olan mezarlıkta yemek yemeler cenaze evlerindeki aşçılar, sofralar, ikramlar v.b. tamamen Hıristiyanların uyguladığı geleneklerdir, yapılan uygulamalar ortama ve genel mantığa, ölüm kavramı ve duygusallığına ters düşmektedir. Bütün bu saçmalıkları nasılda hemen hazmediveriyoruz? Dinle yakından ilgisi olmasa da tamamen Yahudi kültürü soslu Hıristiyan kültürü olan akademi mezuniyet törenlerinde başlayıp, liselere kadar inen o anlamsız ve ilkel mezuniyet cüppe ve şapkalarını nasılda kişiliksizce benimseyiverdik. Bunlar gibi yüzlerce saçma sapan uygulama sayabiliriz. Ben bunları bilgisizlikten kaynaklanan bilinçsizliğin oluşturduğu kişilik eksikliğinin sonucu olarak yapılan Amerikancı eğitim düzeni “Fulbrikht Antlaşması”nın sonuçları olarak görüyorum. Bu eğitim sistemine kayıtsız şartsız ve sorgulamasız uyan tüm eğitimcilere ne demeli? )

Tevrat-Sünnet ile İlgili Bölümler


 

Tevrat-Sünnet ile İlgili Bölümler(büyütülmüş ilgili sayfa)


Üç bin yedi yüz yıldan bu yana babalar küçük yaştaki erkek çocuklarını zorla sünnet ettirir. (Bazı Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde de uzun bir zamandır kız çocuklarının klitoris’i sünnet edilmektedir) O küçük çocuklar da büyüyünce aynı kısır döngüye girer, kitle psikolojisi ve baskısı ile kendi çocuklarına O da aynı şeyi yapar.

Klitoris sünneti

Klitoris sünneti

Bu kısır döngüde küçük olduğun için zaten istesen de kaçacak bir yerin, yapacak bir şeyin yoktur. Büyüyünce bu konuyu şöyle sıradan bir irdelersin.“Yüz yıllardır bu geleneği devam ettiren kelli felli bunca adam geri zekâlı değil ya! Dersin!” “Yanlış olsa bu gelenek yüz yıllarca devam etmezdi herhalde!” Denilir. Zaten sünnetin ticari ve dini sektörü de bu konunun üzerine toz kondurmaz. Yanlış üstüne yanlışa bir örnek teşkil etmesi bakımından ters yüz edip dinî bir söylemle “fıtrat” denilen kılıfa uydursan bile, bir yönü ile tırnak kesmek kadar sıradan bir iş son yüz yıllarda saltanat özentili ailelerce, gösterişe yönelik aşırı abartılı törenlerle yapılır hale gelir. Böyle yapıla edile aradan 3700 yıl geçer.

Klitoris sünneti

Sünnetin kökeni ve çıkış sebepleri ile ilgili kirlisinden temizine internette birçok bilgi bulabilirsiniz. Kısaca bu konuya değinirsek; çok eski devirlerin bir döneminde belli bir insan grubunu işaretlemek için olduğundan bahseden var.

Yine Tanrıçaların hüküm sürdüğü mitolojik devirlerdeki tapınaklarda Kutsal Yüce Rahibelerin/Fahişelerin tanrıça vekilleri ve yerel kabile tanrıçaları genelde bir yıllığına seçtikleri kutsal tanrı/kral yaptıkları eşlerini belli bir süre devam eden kutsal cinsel birleşmeler sonunda kurban ediyordu. Sevgi/tutku/kıskançlık/başkalarına yar etmeme v.b. nedeni ile bir dönemlik eşlerinden tamamen ayrılmamak ve onların kurban edilmesini önlemek için bir yol bulunması gerekti. Önceleri iğdiş edilme uygulaması olan Sünnet için; yine aynı Rahibe ve yerel tanrıçalar tarafından bulunmuş, belli bir dönem sonunda kurban edilmesi gereken geçici kocalarına uygulanmış ve belli bir süreç içinde o zamanın tüm erkeklerinde uygulanır olan, o zaman kesitinin bir çözüm şekli diyen var.

Bu uygulamaların değişik iz düşümlerinin zamanımıza kadar uzanan örnekleri bulunmaktadır. Yukarı Nil topluluklarından Şilluklar ile ilgili 1937 yılında yapılan bir araştırmada; “Bu kabilede son zamanlara kadar, erkeklik gücünde azalma belirtileri görülen kralı öldürmek kutsal bir gelenekti.” denilmektedir. Bu toplumun etkisi ile bağıntılı olarak “Şıllık” kelimesi zaman içinde erkek egemen Ortadoğu toplumlarının hafızasına cuk oturarak aşırı süslü ve erkek delisi bayağı kadınlara yapılan yakıştırmaya dönüştü.

Tarihin derinliklerinde yitip giden binlerce yıl önceki geçmişimizin iç içe geçmiş belirsiz dönemlerinde, o zamanın kendine özgü özel şartları içinde mantığı bulunan, sayısız uygulama ve yaşam tarzını veri eksikliği ve tutarsızlığı nedeni ile tam bilemediğimiz için, bize ulaşan bilgilerin bir kısmı bize şimdi çok saçma geliyor olabilir. Her şeye rağmen bize ulaşan bilgileri birbiri ile ilişkilendirip elde edilen her bilim dalının son bilimsel verisi ile harmanlayıp mantıklı somut sonuçlar elde edebiliriz.

Şimdi gelelim bu çağa; “Bilim çağı”, “İletişim çağı”, “Uzay çağı” her bilgiye bir tık’ la ulaşabilirsin. Her kitabı istersen arayıp bulabilirsin. Bilgi kirliliği var dersen, kirlenmemişini de yeterince araştırıcı isen biraz zorlansan da bulabilirsin. Bir örnek teşkil etmesi bakımından kendi başımdan geçen bir olay; Bundan 18 yıl önce adı pek bilinmeyen Celal YENİÇERİ isimli araştırıcı din akademisyenin 40 yıl emek verip yüzlerce kaynağı inceleyip meydana getirdiği “Uzay Ayetleri Tefsiri” isimli yeni yayımlanmış kitabını iki yılda zor edinmiştim. İzmir, Ankara gibi büyük şehirlerdeki her türlü kitapçıda aramış sonunda İstanbul Sultanahmet’teki küçük bir kitapçıda bulmuştum. Kitapçının elinde de kitaptan sadece 3 adet vardı ve kitabı da o zamana kadar benden başka hiç soran olmamıştı. O kitaba ulaşamamamın nedenleri; Dinci diye tabir edilen kitapçılara gidiyordum kitabı bilmelerine rağmen raflarında bulundurmuyorlar kitabı sorduğumda suratıma bile bakmıyorlardı, Dinsiz diye tabir edilen …..izm saplantılı kitapçılara gidiyordum onlarda da benzer davranışlar tepkiler, aradığım kitap yine yok. Milliyetçi diye tabir edilen kitapçılara gidiyordum durum yine aynı. Adam kitabını 40 yıl emek vererek yazmış ama satan yok. Adamın kitabı resmen dışlanıyor. Adamın yazdıkları hiç birisinin kafasındaki şablona uymuyor. Herkes bir yere takılıp kaldığı için kafaların içi örümcek ağı bağlamış kalmış. Hâlbuki o kitapta faydalanılabilecek birçok hazır bilgi okuyucuya draje olarak sunulmuş. Kabul edersin etmezsin en azından emeğe saygı inceliğini göster. Maalesef şimdi de bilgi edinmeye yönelik engellemeler ve sansür her platformda gırla gidiyor.

Ama yine de birçok şey eskisi gibi değil artık şimdi bir sürü Türkçe Kuran tercümesi var, diğer kitaplar var. Al! Oku! Araştır! Bilinçli olarak sorgula!. Senin hayatına kara bulut gibi çökmüş, çöreklenmiş bütün inanç sistemlerini oku, araştır sorgula. Bir şeyi önce bileceksin ki. Sonra sorgulayasın? Diğer canlılardan en farklı olan şeyimiz aklımız onu neden kullanmıyoruz? Şu son elli yılı, hatta şu son günleri bile doğru dürüst yorumlayamıyoruz. Birinin ak dediğine diğeri kara diyor. Hesapta her görüş, inanç, grup ve hareketin içinde eğitimli kelli felli insanlar var. Nedir bu? Bu kadar kavram kargaşası niye? Bu kadar kavga gürültü niye? Bu sonuçları oluşturan sebeplerin temelinde büyük yanlışlıklar var!

En kutsal denilen şeyleri, en dokunulmaz olanı bu çağda bir an evvel sorgulayıp yanlışları ayıklamamız gerekiyor. Sünnet, Kurban, Hac benzeri din adına yapılan veya dinle alakası olmayan diğer alanlarda yüzlerce yanlışlıklarımız var. Sen bir kutsallık arıyorsan; Sen, Aklın ve Tüm varlıklar yazılmış olanlardan milyonlarca kat daha kutsal. İlle de ayet arıyorsan onlarda ayet. Onların hepsinde yaradılış sırları ile ilgili izler var. Yaşamı oluşturan unsurlar her şeyin üzerine imzasını atmış.

Yok, ben kitaba göre hareket ederim diyorsan, oraya da atılmış imzalar var.

Al sana Kuran’dan konumuzla ilgili rast gele birkaç satır;

İsra Suresi-70. Ayet: Andolsun biz Ademoğullarını onur ve üstünlükle donattık, ….. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan (Dikkat; Hepsinden değil, demek ki evrende bir sürü senden üstünleri de var. Bizim üstünlüğümüzde hayvanların bir üstü haa!.. Öyle havalara giriverme) üstün kıldık.

Furkan Suresi-2. Ayet: ….. O Her şeyi yaratmış ve her şeye bir ölçü ve oluş tarzı takdir etmiştir.

Neml Suresi-88. Ayet: ….. Her şeyi güzel ve mükemmel yapan Allah’ın sanatıdır bu.

Rûm Suresi-30. Ayet: O halde sen yüzünü ….. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata(Yaradılıştan gelen temel özelliklere) çevir. Allah’ın yaratışında değiştirme olamaz.

Secde Suresi-7. Ayet: O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır.

Yâsin Suresi-79. Ayet: ….. O, bütün yaratılmışları/her türlü yaratmayı çok iyi bilmektedir.

Mümin Suresi-64. Ayet: ….. Sizi yaratıp donattı ve görünüşünüzü güzel yaptı.

Kamer Suresi-49. Ayet: Şu bir gerçek ki, biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.

Teğabün Suresi-3. Ayet: ….. Sizi biçimlendirdi ve görünüşlerinizi güzel yaptı.

Mülk Suresi-3. Ayet: ….. O Rahman’ın yaratışında/yarattıklarında her hangi bir uyuşmazlık, aykırılık, çelişme göremezsin. Bir kez daha bak! Bir çatlaklık, bir uyuşmazlık görüyormusun?

Ayrıca konumuz ile ilgili Allah’ın isim-sıfatlarından bir kaçı;

Bedî: Var eden, yarattıklarını ahenk ve güzellikle donatan

Hakîm: Tüm hikmetlerin kaynağı. Her yaptığında mutlaka bir hikmet bulunan.

Hasîb: En iyi ve en hassas biçimde hesap soran. Tüm yarattıklarını ince bir hesaba uygun olarak var eden.

Musavvir: Şekil, renk ve desen veren. Görünüş kazandıran, görünüşü ahenkli kılan.

Anlamlarına gelmektedir.

Gördüğün gibi Allah yarattıklarını en mükemmel şekilde yarattığından bahsediyor ve altına imzasını çakıyor. O tüm canlıları sünnetsiz yaratmış. Sana sen yaratıcıdan daha iyimi biliyorsun ki Onun yarattığı orijinalliği bozuyorsun… Demezler mi?

Sen kimsin ve nesin? O sıkı sıkıya bağlandığın sen bile sana ait değilken! Sana ait bildiğin, seni sen eden unsurların hiç biri senin denetiminde değilken. Neden yaratıcının imzası yerine kendi imzanı atmak istiyorsun? Senin inanç sisteminde buna şirk koşmak(Kendini Tanrı ile bir tutup, kendini tanrı yerine koymaya çalışma eylemi ve söylemi) denmez mi? Üstelik şirk en büyük günahlardan biri değilmidir?

 

Sünnetin faydaları ile ilgili söylenenlerin hepsi yalan ve bilim dışı. İlle de din din diyorsan gördüğün gibi… aynı zamanda din dışı.

 

Bütün bu yazılanlardan sonra “Evet ben 3700 yıl önceki yahudiler gibi davranmaya devam edeceğim” deyip, tantanalı sünnet törenlerinde tepinip göbek atıp kendi çocuğuna hâlâ boşuna acı çektirip kıyabiliyorsan; Senin gibilerin tarifini de bir tıklama ile o gâvur icadı internetten bulabilirsin.

 

Yeri gelmişken; Biz yüz yıllardır bu ilkelliklerin içinde eriyip giderken elin oğlu icat üzerine icat yapıyor, araştırıyor, geliştiriyor. İçimizden birçoğu onların yaptıklarına hiç akıl erdiremediği gibi teknolojilerini doğru dürüst kullanmasını bile beceremiyor. Onların bir kısmı bizim gibi boş şeylerle uğraşıp boş yere emek, zaman, para harcamıyor. Uzaydan dünyaya yapacakları çeşitli frekanstan beyin yıkama dalgalarıyla beyinlerimizi etkileyerek bizleri sünnetli eşek sürüleri haline getirmeleri an meselesi. Bu konu üzerinde çok ciddi çalışıyorlar. İnsanlar eskiden olduğu gibi koyun sürüsü değil, her konuda bilinçlenmeye başladı. Bu nedenle seni kullanmalarının diğer yolları onlara pahalı gelmeye başladı. İnsanları kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için daha ucuz, kolay ve etkin yollar bulma peşindeler. (Foton kuşağı astronomi verisini çarpıtarak popüler hale getirdiler. Önümüzdeki yıllarda tüm insanların genlerinden başlayarak büyük değişime, dönüşüme uğrayarak yeni bir çağın başlayacağını insanların bilinçaltına enjekte etmeye başladılar.  Becerebilirlerse bunun altından bu projenin uygulamaları çıkacak sanıyorum. “Yeni Dünya Düzeni” söylemleri, İnsanlara entegre edilmesi düşünülen mikro çipler v.s. eş zamanlı popüler hale getirilen, insanların bilinçaltına işlenen diğer yan çalışmalar. Bunlar ve benzerleri bu projenin diğer ayağını oluşturuyor. Tabi insanların değişimindeki olası olumsuzlukların adresi ve sorumlusu da güneş sisteminin foton kuşağına girmesi olacak)

 

Ayrıca iyi düşün! İnsanlar dünyasının erkeklerinin  %85-90’ı, Hayvanlar dünyasının erkeklerinin % 100’ü sünnetsiz.

Şimdi bir önümüzdeki yıllara, birde donunu sıyırıp diğer önüne doğru bakıp iyi düşün. Ne kadar da korumasız, sahipsiz, boynu bükük görünüyor değil mi? Üzerindeki koruyucu kılıfı kesip atarak onun boynunu büken sensin! Bin yılların akılsızlığını onun omuzlarına yükleyen sensin! Aklımızı kullanmanın zamanı gelmedi mi? Uyanmamız için daha kaç bin yıl geçecek?

 

Bütün bunları yazan ben, rahmetli babam, kendi oğlum, arkadaşlarım, dostlarım, gelmiş geçmiş tüm erkekler biliniz ki bizler kesinlikle ketenpereye geldik.

Bu aldatılmışlığımızdan başta kendimiz olmak üzere; bu zamana kadar gelmiş geçmiş ahkam kesen tüm din adamları, tüm bilim adamları, tüm devlet adamları sorumludur.

 

Fakat!.. Her şeye rağmen zararın neresinden dönersek kârdır mantığı ile gelecekteki erkek çocuklarının ve bazı bölgelerdeki kız çocuklarının akıl dışı ilkelliğe kurban gitmesini zaman içinde önleyebiliriz.

Bu konuda çeşitli kamuoyu baskıları ile karşılaşacağımız kesin, en azından sünneti erteleyip çocuklarımızın büyüdükten sonra sünnet kararını kendilerinin vermelerine zemin hazırlamalıyız.

 

Bu konuda hemfikir olup kamuoyu oluşturmamız gözle görünür adımlar atmamız yeter. Herkes bir birbirinden görür, arkası çorap söküğü gibi gelir.

 

Esen kalın.

 

*Aşağıdaki yazı Amerikalı bir profesöründür. Gönül istiyor ki bu konularda Türk akademisyenler çıkıp böyle yazılar yazıp konunun bilimsel yönü konusunda vatandaşı aydınlatsın.

**Aşağıda verdiğim sünnetle ilgili diğer linklerdeki bilgilerin birçoğu yabancı kaynaklı ve sırf bu nedenle ön yargılarınız azmasın. Bu bilgileri ön yargılarınızdan sıyrılarak okuyun ve yukarıdaki bilgilerle harmanlayıp, iliştirilmiş aklınızla bu konuyu tekrar düşünün.

Not: Aşağıda verilen linklerin birçoğu malum zihniyetin baskısı/engellemesi  sebebi ile yasaklı olduğu için giremeyebilirsiniz, bunun için blog sayfalarımdaki “Yasaklı Sitelere Nasıl Girebiliriz” başlıklı yazımı okuyunuz.

 

*Sünnet Hakkında Bir Görüş

Paul M. Fleiss, MD

Paul M. Fleiss, MD, MPH, University of  Southern California Medical Center’da yardımcı klinik pediatri profesörüdür. Ulusal ve uluslararası tıbbi dergilerde yayınlanan pek çok makalenin yazarıdır

“Annelik” dergisinde yayınlanan yazısı: The Magazine of Natural Family Living, Kış 1997, s. 36–45.

Mothers Against Circumcision sitesinden tercüme edilmiştir.

Üst Deri(sünnet derisi) Gereklidir

Batı ülkelerinin sünnet geleneği yoktur. Antik çağlarda, Yunan ve Roma İmparatorluklarının genişlemesi, Batılıları ilk defa bazıları çocuklarını sünnet ve diğer yöntemlerle sakatlayan Ortadoğulular ile karşı karşıya getirdi. Çocuklarını korumak için Yunan ve Romalılar sünneti yasaklayan kanunlar çıkardılar.(1) Asırlar sonra Katolik Kilisesi benzer kanunlar çıkardı.(2,3) Batının sünnete geleneksel tepkisi yüz çevirme ve küçümsemedir.

Sünnetin ABD’de başlaması, bir kaç Amerikalı doktorun mastürbasyon yapan çocukları cezalandırmak için sünnet etmesi ile Viktorya Döneminin mastürbasyon histerisi sırasında olur. Viktorya döneminin doktorları sünnetin penisi hissizleştirdiğini, mahrum ve etkisiz bıraktığını çok iyi biliyordu. Ne var ki çok geçmeden sünnetin sarayı, felci, tutulmaları, elephantiasisı, veremi, ekzemayı, yatak-ıslatmayı, kalça çıkığını, ıslak rüyaları, siğilleri, baş ağrısını, tedirginliği, histeriyi, göz bozukluğunu, aptallığı, geri zekâlılığı ve deliliği tedavi ettiğini ileri süreceklerdi. (4)

Aslında tıp tarihinde hiçbir prosedürün sünnetten daha fazla hastalığı tedavi ettiği veya iyileştirdiği ileri sürülmemiştir.1970′lere kadar bile, önde gelen Amerikan tıbbi ders kitapları, mastürbasyonu önlemenin bir yöntemi olarak sünneti savunuyordu. (5) Penisin bir parçasını kesmenin ardındaki cinsellik karşıtı eğilimler oldukça açıktır.

Bebeklerin radikal bir şekilde rutin sünneti Soğuk Savaş dönemine kadar başlamadı. Neredeyse zorunlu sünnete yol açan bu kurumlaşma, doğumu patolojik ve tıbbi bir hale getiren ve anne-sütüyle beslenmeyi aktif bir şekilde engelleyen hareketle aynı hareketti. Özel sektör, şirketler tarafından yönetilen hastaneler, rutin sünneti Amerikan halkına hiç danışmadan kurumlaştırdı. Herhangi bir tartışma ya da referandum olmadı. Ancak 1970′lerde çıkan bir kaç mahkeme kararı, bu zararlı ama karlı uygulama için hastanelerin ana-baba onayı almasını gerektirdi. Sünnetçiler bu duruma, ana-babaları korkutup çocuklarını sünnet ettirmek için bazı “tıbbi” gerekçeler uydurmakla cevap verdiler.

Bugün sünnet için ileri sürülen gerekçeler güncel korku ve endişelerle oynayacak şekilde yenilemiş durumda, ama bir gün bunlar da mantık dışı olarak kabul edilecekler. En son sünnetin kanseri ve cinsel yolla bulaşan hastalıkları engellediği iddiası tamamen çürütüldüğüne göre, sünnetçiler hiç şüphesiz yenilerini bulacaklardır. Eğer sünnetçiler gerçekten sadece tıbbi-gerekçelerle hareket ediyor olsalardı, bu uygulamanın kafatası delme, hadım etme ve sülükle kan çekme ile birlikte çoktan tarih olması gerekirdi. Bunun böyle olmadığı gerçeği şunu gösteriyor: önce sünnet var, sonra “nedenler”. Milyonlarca yıl süren evrim veya yaradılış insan vücudunu, her parçasının bir işlevi ve amacı olduğu, bir mükemmellik, zerafet ve verimlilik örneği haline getirdi. Evrim, memeli cinsel organlarının, koruyucu, tepki veren, çok amaçlı bir üstderi kılıfı (sünnet derisi) içinde korunması gerektiğine karar verdi. Her normal insan bir üstderi ile doğar. Bu dişilerde klitorisin glansını korur, erkeklerde ise penisin glansını. Böylece üstderi, insan cinsel anatomisinin önemli bir parçası olarak işlev görür.

Anne babalar, yeni bir çocuğun dünyaya gelişini mümkün olduğunca az endişeyle karşılamalıdır. ABD’de ise bir erkeğin dünyaya gelişi, endişe ve kafa karışıklığını birlikte getirir. Pek çok anne-baba erkek bebeklerini bir kapının ardında bağlanıp kesilmek üzere bir yabancıya teslim etmeye zorlanırlar. Yılda-bir-milyar-dolarlık sünnet endüstrisi Amerikalıları laf bombardımanına tutmuş ve korkutma taktiklerini kullanmıştır.

Sünnet hakkındaki tartışmalarda neredeyse her zaman üstderinin (sünnet derisi) kendisi hakkındaki bilgi eksiktir. Son bir kaç on yılın toplu sünnet kampanyaları, bu olağanüstü yapı ve insan vücudundaki çok amaçlı rolü hakkında yaygın bir cehaletle neticelenmiştir. Üstderi hakkındaki cehalet ve yanlış bilgilendirme, Amerikan tıbbi literatürünün, eğitiminin ve uygulamasının kuralıdır. Pek çok Amerikan tıbbi ders kitabı, insan penisini, açıklamasız, sanki doğa onu öyle yaratmışçasına sünnetli olarak resmeder.

Üst Deri Nedir?

Üstderi özel olarak gelişmiş, duyarlı, işlevsel bir dokunma organıdır. Vücudun başka hiçbir parçası aynı amaca hizmet etmez. Penis derisinin değişmiş bir uzantısı olarak, üstderi, glansı (penis başını) kaplar ve hatta onu aşar, daha sonra kendi üstüne kıvrılarak koronanın tam arkasında yapışma noktasında son bulur. Üstderi bu yüzden, iki katlı bir organdır. Gerçek uzunluğu, dış tabakasının uzunluğunun iki katıdır ve toplam penis kaplamasının (derisinin) %80 kadarıdır. (6,7)

Üst-deri, zengin bir kan-damarı ve sinir uçları merkezidir. Uzunlamasına fiberleri olan yumuşak bir kas tabakası; peripenik kas tabakası ile kaplanmıştır. Bu kas fiberleri sarmallıdır, öyle ki, üriner yolun her türlü kirleticiden optimum korumasını sağlayacak şekilde bir düzen oluşturmuşlardır. Göz kapaklarının altı ya da yanağın içi gibi üstderinin de içi mukoza tabakası ile kaplıdır. İki temel bölüme ayrılır, sırtlı mukoza ve yumuşak mukoza. Yumuşak mukoza penis glansının karşısında durur ve emolyenleri, kayganlaştırıcıları, ve koruyucu antikorları salgılayan ectopic sebaceous bezlerini barındırır. Benzeri bezler gözkapakları ve ağızda da bulunur. Yumuşak mukoza ile bitişik olarak ve üst-derinin hemen arkasında, sırtlı mukoza bulunur. Bu oldukça hassas yapı sıkça plise yapılmış eşmerkezli bantlardan oluşur, tıpkı bir çorabın tepesindeki elastik bantlar gibi. Bu genişleyebilir pliseler, üstderi dudaklarının açılmasına ve kapanmasına yardımcı olur. Sırtlı mukoza üstderiye (sünnet derisi) bilinen özelliği olan uca doğru sivrilen görünümünü kazandırır. Glansın alt kısmında, üst-derinin (sünnet derisinin) bağlanma noktası meatus (idrar deliği)’a doğru yaklaşır ve frenulum adında bir banta benzeyen bağı oluşturur. Bu, dili ağzın tabanına bağlayan frenulum ile eşdeğerdir. Üst-derinin frenulumu onu glansın üzerinde olduğu yerde tutar, ve yumuşak kas fiberleri ile birlikte geri çekilen üst-derinin tekrar normal yeri olan ilerdeki glansın üzerine gelmesini sağlar.

Üst-Derinin Geri Çekilmesi

Doğumda üst-deri genellikle glansa yapışık haldedir, tıpkı tırnağın parmağa yapışık olduğu gibi. Ergenlikte penis genelde gelişimini tamamlamış olur ve üstderi de glanstan ayrılmıştır.(8) Bu ayrılma, zamanında olur, yani glansın ve üstderinin ayrılacağı belirli bir yaş yoktur. Bir doktor süreci şu şekilde tanımladı: “Üst-deri bu bakımdan bir gül çiçeğinin tomurcuğuna benzetilebilir. Bir tomurcuk gibi, üstderi de yalnız zamanı geldiğinde açılır. Kimse onu zorla açmaya çalışmaz.”(9) Glans(penis başı) ve üstderi doğumda doğal olarak açılsalar bile, üst-deri dudakları yalnız idrar geçişine izin verecek kadar aralıktır. Bu ideal özellik glansı erkenden dış koşullara açık hale gelmekten korur. Penis çocukluk boyunca doğal olarak gelişir. Sonunda çocuk kendi kendine üstderisinin geri çekileceğini keşfeder. Ana-babaların, doktorların ve diğer ilgililerin bir çocuğun penisini manipule etmeleri gerekmez. Bir çocuğun üstderisini geri çekecek tek kimsenin çocuğun kendisi olması gerekir. Ana-babalar çocuklarının üstderisini geri çekmeye ya da onu kesmeye çalışanlara karşı dikkatli olmalıdır. İnsan üstderileri pek çok ticari faaliyet için ciddi olarak talep edilir ve bebeklerin üstderisi ticareti multi-milyon-dolarlık bir iştir.

İlaç ve kozmetik firmaları insan üstderilerini araştırma malzemesi olarak kullanırlar. Advanced Tissue Sciences, Organogenesis, ve BioSurface Technology gibi kuruluşlar, insan üst-derisini bir çeşit nefes alabilen bandaj üretiminde kullanırlar.(10)

Penis Üst-Derisinin Görevleri Nelerdir?

Üst-derinin pek çok duyusal, koruyucu ve cinsel işlevi vardır.

  • Koruyucu: Göz kapakları gözleri nasıl korursa, üst-deri de glansı korur ve onu nemli, yumuşak ve duyarlı tutar. Aynı zamanda ortalama ısıyı, pH dengesini ve temizliği sağlar. Glansın kendisi (penis başı) sebaceous bezlerini (derimizi nemlendiren sebum veya yağ maddesini üreten bezler) bulundurmaz. Glansın yüzeyini sağlıklı tutan sebumu üstderi üretir.
  • Bağışıklık Sistemindeki Görevi: Bütün vücut deliklerini çevreleyen mukoz zarlar, vücudun ilk savunma duvarıdır. Üstderideki bezler, lizozim gibi antibakteriyel ve antiviralleri üretirler. (12) Lizozim aynı zamanda gözyaşlarında ve anne sütünde de bulunur. Özelleşmiş epitelyal Langerhans hücreleri, bağışıklık sisteminin bir parçası olarak, üstderinin dış yüzeyinde bolca bulunurlar (13). Üst derinin mukozal kaplamasında bulunan plazma hücreleri, enfeksiyona karşı mücadele eden antikorlarları, yani immunoglobinleri salgılarlar. (14)
  • Erojen Duyarlılık: Üst-deri parmak uçları, ya da dudaklar kadar duyarlıdır. Özelleşmiş sinir alıcılarından, penisin başka hiçbir yerinde olmadığı kadar çok sayıda ve çeşidini barındırırlar.(15) Bu özelleşmiş sinir alıcıları hareketi, sıcaklıklardaki çok küçük değişiklikleri ve yüzeydeki hassas değişiklikleri algılayabilirler. (16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23)
  • Sertleşme Sırasında Penisi Kaplama: Serleştiğinde penis gövdesi daha uzun ve kalın olur. İki katlı üst-deri tabakası, büyüyen bu organı içine alacak gerekli deri yüzeyini sağlar. Böylece penis derisi yumuşak ve rahat bir şekilde gövde ve glans üzerinde kayabilir.
  • Kendi-kendini Uyaran Cinsel İşlevi: Üst-derinin iki katlı kılıfı, penis gövde derisinin, penis gövdesi üzerinde ileri geri kaymasını sağlar. Normalde üstderi penisin başladığı yere kadar tamamen çekilebilir ve ayrıca glansın ilerisine de çekilebilir. Bu geniş hareket mesafesi penis, frenulum, üstderi ve glanstaki orgazmik tetikleyicilerin uyarılma şeklidir.
  • İlişki Sırasında Cinsel İşlevler: Üstderinin görevlerinden biri, iki cinsin ilişki sırasında mukozal yüzeylerinin birbiri üzerinde hareket etmesini sağlamaktır. Üstderi penisin kendi hareketli, yağlı kılıfı içersinde vajina içine girip çıkmasını sağlar. Dolayısıyla dişi, erkeğin sünnet derisi eksik olduğu zamanki gibi sürtünme sonucu değil, hareket eden basınç ile uyarılır.
  • Üstderi, glansı içine alıp onu bir iç organ haline getirerek, erkek ve kadın arasındaki samimiyeti artırır. Cinsel ilişki tecrübesi, erkeğin bir iç organı olan glans, üstderi geri çekilip, kadının cinsel organı ile temas ettiğinde arttırılır.

Üstderinin henüz bilinmeyen veya anlaşılamayan işlevleri olabilir. Avrupalı bilimciler, bazal epidermal hücrelerinde estrojen alıcılarını henüz yeni keşfetmişlerdir. (24) University of Manchester’daki araştırmacılar, insan üst-derisinin apokrin bezleri içerdiğini keşfettiler.(25) Bu özelleşmiş bezler feremon denilen doğanın kimyasal habercilerini üretiyorlar. Üstderinin bu özelliklerini ve oynadığı rolü anlayabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Üst-Derinin Bakımı

Doğal penis hiçbir bakım gerektirmez. Bir çocuğun üstderisi, tıpkı göz kapakları gibi kendi kendini temizleyici özelliktedir. Gözkapaklarını kaldırıp gözleri yıkamak nasıl önerilmezse, aynı nedenle, üstderiyi kaldırıp glansı yıkamak da önerilmez. Sağlam bir penisi temiz tutmak için gerekli tek şey, genel vücut temizliği sırasında suyla iyi bir şekilde temasını sağlamaktır. (26) Bir çocuğun üstderisi altındaki beyaz emolyant, smegma diye adlandırılır. Smegma belki de, doğadaki en yanlış anlaşılan, en kötü değerlendirilen maddedir. Smegma temizdir, kirli değildir, faydalıdır ve gereklidir. Antibakteriyel ve antiviral özellikleri penisi temiz ve sağlıklı tutar. Bütün memeliler smegma üretirler. Thomas J. Ritter, MD, bunun önemini şu yorumu yaparak belirtmiştir: “Hayvanlar dünyası smegma olmadan herhalde varolamazdı.” (27) Araştırmalar, üstderinin içerisinde sabun kullanmamanın en iyi yol olduğunu göstermiştir.(28) Bir bebeğin üstderisini zorla çekmek ve yıkamaya çalışmak, onu doğal olarak enfeksiyona karşı koruyan bakteri florasını yok edebilir. Ergenlikten sonra, erkekler glanslarını ve üst-derilerini ılık suyla nazik bir şekilde yıkayabilirler.

Sünnet ne kadar yaygındır?

Sünnet Avrupa, Güney Amerika ve Müslüman olmayan Asya’da neredeyse duyulmamış bir şeydir. Aslında dünya nüfusunun(erkek) yalnızca %10 ila 15 kadarı sünnetlidir ki bunların da çoğunluğu Müslümandır.(29) ABD’nin batısında bebek sünneti oranı %30′lara kadar düşmüştür. Bu yeni düşük oranlar, bebeklerin ana-babalarına sorulmaksızın neredeyse ekspres otomatik olarak sünnet edildiği dönemlerde doğan Amerikalıları şaşırtmaktadır.

Sünnet Nasıl Zarar Verir?

Sünnetin “tıbbi yararları”(!) hakkındaki tartışma, nadiren sünnetin gerçek sonuçlarına değinir.

  • Sünnet Köreltir: Kesilen deri miktarına bağlı olarak, sünnet, erkeği penis derisinin %80 veya daha fazlasından mahrum bırakır. Sünnet derisinin uzunluğuna bağlı olarak, kesmek, penisi %25 veya daha fazla kısa yapar. Özenli anatomik araştırmalar göstermiştir ki, sünnet bir metreden fazla damar, arter ve kılcal damarları, 80 metreye yakın sinir uzunluğunu ve 20,000‘den fazla sinir ucunu yok eder. (31) Üstderinin kasları, bezleri, mukoz tabakası ve epitelyal dokusu da bunların yanında tabii ki yok olmuştur.
  • Sünnet Hissizleştirir: Sünnet penisi radikal şekilde hissizleştirir. Üstderi amputasyonu, üstderinin kendisindeki zengin sinir ağını ve sinir alıcılarını yok etmek anlamına gelir. Sünnet, neredeyse her zaman frenulumu ya yok eder ya da büyük zarar verir. Koruyucu üstderinin kaybedilmesi glansı hissizleştirir. Sürekli dışarda kalan glansı (penis başı) kaplayan membran şimdi sürekli aşınma ve irritasyon ile karşı karşıya olduğundan keratinleşir, sert ve kuru olur. Normal, sağlam bir peniste, mukoz zarın tam altında olan glanstaki sinir uçları, şimdi birbiri üstüne oluşan keratin tabakalarının altına gömülmüştür. Köreltilmiş glans(penis başı) şimdi donuk, gri ve sklerotik bir görünüm alır.
  • Sünnet Etkisiz Kılar: Sünnet ile büyük miktardaki penis derisinin amputasyonu, geri kalan deriyi kalıcı olarak hareketsiz hale getirir. Bu hareket kaybı, glansın normal olarak uyarıldığı mekanizmayı yok eder. Sünnetli penis sert hale geldiğinde, geri kalan hareketsiz hale gelmiş deri gerilir, bazen bu o kadar sıkı olur ki tüm penisi kaplamaya yetmez. Normalde penis gövdesi üzerinde kıl yoktur, ama bu şekilde, torba vs. üzerindeki kıllı deri de penise kadar çekilir. Cerrahi olarak dış ortama maruz hale getirilen glansın mukozası sebaceous bezlerini içermez. Üstderinin emolyantları ve koruması olmadan, galns(penis başı) kurur, çatlamaya ve kanamaya meyilli hale gelir.
  • Sünnet Şekli Bozar: Sünnet, penisin görünüşünü büyük ölçüde değiştirir. Normalde bir iç organ olan glansı, kalıcı olarak bir dış organ haline getirir. Sünnet üstderiyi yırtmayı gerektirdiğinden, glansın da bazı parçaları kopabilir. Üstderinin parçaları ham glansa yapışabilir ve yerinden kopmuş, sarkan deri parçaları ve köprüleri oluşturabilir.(32)

Yara oluşumuna ve kesilen deri miktarına bakarak, sünnetli deri kalıcı olarak eğik bir hal alabilir, ya da sertleşme sırasında eğilebilir.(33) Yara dokusunun büzülmesi, penis gövdesini karnın içine doğru çekebilir, bu da gerçekte penisin kısalması, hatta bazen tamamen kaybolması anlamına gelir. (34)

  • Sünnet Dolaşıma Zarar Verir: Sünnet, penis derisindeki ve penis başındaki normal kan dolaşımını bozar. Ana penis arterlerine akmak isteyen kan, yarma noktasındaki yara dokusu ile engellenir, bu da kanın daha ilerdeki diğer kılcal damarları beslemek yerine geri doğru akmasına neden olur. Kandan yoksun olan olan meatus büzülüp yara oluşturabilir, bu da idrar akışını engeller. (35) Meatal Stenosis denen bu durum, genellikle düzeltici cerrahi müdahale gerektirir. Bu hastalık neredeyse tamamen sünnetli çocuklara özeldir.

Sünnet, aynı zamanda lenf kanallarını da keser, lenfin dolaşımı bozulur ve bazen lymphedema denen, penisin geri kalan derisinin, sıkışıp kalan lenf ile dolup şiştiği, acı verici ve şekil bozucu rahatsızlık ortaya çıkar.

  • Sünnet Gelişen Beyne Zarar Verir: Önde gelen tıbbi dergilerde yayınlanan yeni yapılan çalışmalar, sünnetin beyin üzerinde, gelişen beyin merkezlerini olumsuz yönde etkileyerek, uzun süreli zararlı etkileri olduğunu söylemektedir. (36) Sünnetli erkeklerin sünnetsiz erkekler ya da kızlara göre daha düşük bir acıya dayanma eşikleri vardır. (37) Gelişim nörofizyolojisti Dr. James Prescott, sünnetin daha derin ve daha ciddi nörolojik zararlara yol açmış olabileceğini de söylemektedir.(38, 39)
  • Sünnet Hijyen ve Sağlık Dışıdır: Sünnet hakkında en yaygın olan efsanelerden biri, sünnetin penisi daha temiz ve bakımı daha kolay yaptığıdır. Bu doğru değildir. Gözkapakları olmadan gözler daha temiz olmaz, penis de üstderi olmadan daha temiz olmaz. Yapay olarak dış organ haline getirilen glans (penis başı) ve meatus, kire ve aşınmaya sürekli açık haldedir, bu da sünnetli penisi daha kirli yapar. Koruyucu üstderinin kaybolması, üriner yolu bakteri ve viral patojenlere karşı korumasız bırakır.

Sünnet yarası pek çoklarının sandığından daha büyüktür. Bu yalnızca geri kalan derinin iç ve dış birleşme noktaları değildir. Sünnet olmadan önce bir bebeğin üstderisi penis başında ayrılır, tam anlamıyla söylemek gerekirse, bu canlı canlı derisini yüzmek, yırtmaktır. Bu da geriye kanayan, geniş ve açık bir alan bırakır. En iyi ihtimalle, bu geniş alan yalnızca bir çeşit proto-mukoza tarafından korunmaktadır. Hastalık yapıcılar bu açıklıktan kolaylıkla içeri girebilirler. Yara iyileştikten sonra bile, dış koşullara açık hale gelen glans ve meatus, artık idrar, dışkı, bebek bezlerinin kimyasal maddeleri ve bunun gibi diğer kirleticilerle doğrudan temasa zorlanmıştır. Sünnetli erkeklerin kadın partnerleri daha düşük bir rahim kanseri oranına sahip değildirler.(40) Ne de sünnet penis kanserini önler. (41) Yeni bir çalışma göstermiştir ki, penis kanseri oranı ABD’de, penis kanserinin neredeyse hiç duyulmadığı Danimarka’ya göre daha yüksektir. (42) Gerçekte araştırmacılar, aslında sünnetin bu hastalık oranlarını artırıp artırmadığını kontrol etmelidirler. Sünnet cinsel yolla bulaşan hastalıklara veya bunları yaymaya engel olmaz. Gerçekte ABD, Batı dünyasında hem en yüksek sünnetli erkek oranını barındırır, hem de AIDS dahil en yüksek cinsel yolla bulaşan hastalık oranını. Çok sıkı şekilde kontrol edilen çalışmalar göstermiştir ki, Amerikanın sünnetli erkeklerinin, bakteriyel ve viral enfeksiyonlara yakalanma riski daha yüksektir, özellikle şu hastalıklara: bel-soğukluğu (43) ,nongonoccal urethritis,(44) insan papilloma virüsü,(45) herpes simplex virüs tipi 2,(46) ve chlamydia.(47)

  • Sünnet Her Zaman Risklidir: Sünnet her zaman ciddi, hatta trajik sonuçları olan bir müdahaledir. Cerrahi komplikasyon oranı 500′de birdir.(48) Bu komplikasyonlar kontrol edilemeyen kanama ve ölümcül enfeksiyonları içerir. (49) Sünneti takip eden kangren ile ilgili pek çok yayınlanmış olay vardır. (50) Staphylococcus, Proteus, Pseudomonas gibi hastalıklı bakteriler ve diğer koliformlara, hatta tüberküloza ve ölüme götürecek diğer enfeksiyonlara yol açabilir. (51, 52) Bu organizmalar vücuda girmek kolay olduğu için ordadırlar, bebek enfeksiyona yatkın olduğu için değil.

Tıbbi dergiler, sayısız defalar sünnet edilirken kısmen veya tamamen penis başları kesilen bebeklerin hikayesini yayınlamıştır.(.53,54,55) Diğer bir kısım anestezi edilmemiş bebek de, uyanık durumdayken, bütün penislerinin “electrocautery tabanca” denilen aletle yakıldığına tanık olmuşlardır. (56,57, 58) Journal of Urology’nin Eylül 1989 sayısı, bu tür olayların bir raporunu yayınlamıştır. Makale, “feminizing genitoplasty” denen, penisini kaybetmiş bebeklerin zorla dişiye değiştirilme operasyonunu anlatmıştır. Archives of Pediatrics and Adolescent Medicine Mart 1997 sayısı, erkek doğan, fakat sünnetçinin penisini kesmesi nedeniyle dişiye çevrilen genç bir insanın bunu öğrendiğinde duyduğu dehşeti anlatmıştır. (60) Pek çok benzeri durum belgelenmiştir. (61,62) Bebek sünnetinin 500,000′de bir olan kaydedilmiş ölüm oranı vardır. (63,64)

  • Sünnet Annelere Zarar Verir: Bilimsel araştırmalar sürekli bir şekilde göstermiştir ki, sünnet bir çocuğun davranışsal gelişimini bozar. University of Colorado Tıp fakültesinde yapılan çalışmalarla sünneti olan bebeklerin non-REM uykularının rahat olmadığı belgelenmiştir.(65) Sinir yollarına karşı yapılan ve dayanılmaz bir acı veren uzun bombardımana karşı sünnetli bebekler bir yarı-koma durumuna girerler. Bu koma günler, hatta bazen haftalar sürebilir.

Pek çok diğer araştırma sünnetin, doğumdan sonraki kritik dönemde anne-çocuk bağını bozduğunu kanıtlamıştır. Araştırmalar sünnetin yeme alışkanlığını bozduğunu da göstermiştir.

  • Sünnet, Hasta ve İnsan-Haklarının Bir İhlalidir: Hiç kimsenin, bir başkasının cinsel organlarını, o kişinin tam olarak bilgilendirilmiş rızası haricinde kesmeye hakkı yoktur. Sonuçlara katlanacak olan çocuk olduğuna göre, sünnet onun hem tedaviyi reddetme hem de alternatif tedaviler arama hakkının bir ihlalidir. 1995′te Amerikan Pediatri Akademisi Komitesi, yalnızca bilgili bir ana-babanın bir tedaviye “rıza” gösterebileceği hükmüne vardı.(67) Bir bebek açıkça bellidir ki bir şeye rıza göstermek için çok küçüktür. Onun zayıflığından faydalanmak isteyeceklere karşı korunmalıdır. Bilgilendirilmiş anne-babanın rızası kavramı, yalnız travma, hastalık, sakatlık gibi acil durumlarda tıbbi müdahale hakkı tanır. İnsan penisi, normal, sünnetsiz halinde bu durumlardan hiçbirini sağlamaz.

Doktorların sünnete itiraz etme gibi bir görevleri vardır. Cehaletten ve yanlış yönlendirmeden kaynaklanarak çocukları için bu operasyonu isteyen ana-babaları da eğitmelidirler. Sağlık uzmanlarının yükümlülüğü çocukların çıkarlarını korumaktır. En nihayetinde, kendisine bırakılsa asla seçmeyeceği bir amputasyonu, bir çocuğa zorla uygulamak en hafif terimiyle ahlak dışıdır.

Sağduyu

Doğanın istediği gibi “el değmemiş” olmak, en iyisidir. Bir seçim verildiğinde erkeklerin büyük çoğunluğu, sağlamlıklarına değer vermiş ve tıpkı “görme” duyularını nasıl koruyorlarsa, aynı şekilde üstderilerini de korumuşlardır. Avrupa ve Müslüman-olmayan Asya’daki anne-babalar hiçbir zaman çocuklarını zorla sünnet etmemişlerdir. Onlar için çocuklarının penisinin bir kısmını kesmek, kendi kulaklarından bir parça kesmek kadar anlamsız olurdu. Çocuğun, cinsel organlarına sağlam olarak sahip olma hakkına saygı gösterilmelidir. Bu, kelimenin tam anlamıyla “muhafazakâr” bir yaklaşımdır. Yeni doğan çocuğunun sağlam-el değmemiş cinsel organları hakkında karışık fikirleri olan sünnetli bir baba, kendi kaybıyla ve normal erkek cinsel organları hakkındaki endişeleriyle yüz yüze gelmek için bir psikolojik danışmanın yardımını isteyebilir. Böyle durumlarda anne, sıkı bir şekilde çocuğunu korumalı, kocasını olumsuz duygularını dağıtmaya ve kendi koruyucu rolünü paylaşmaya çağırmalıdır. Pek çok anne-baba bebekleri için en iyi olanı isterler. Akıllı ana-babalar kalplerinin sesini dinlerler ve çocuklarını zarardan korumak isteyen içgüdülerine güvenirler.

Çağların tecrübesi bize öğretmiştir ki, bebekler en iyi gelişmelerini güvenli bir sevgi, şefkat, saygı, kabul edilme, besleme ve sıcaklık ortamında sağlarlar. Bir bebeğin etini kesmek, bu güveni yıkar. Sünnet, bebeği ve bu bebeğin olacağı kişiyi yaralar ve zarar verir. Oğullarının bütünlüğüne saygı duyan ana-babalar, ona doğumdan kaynaklanan hakkını bağışlarlar yani kendi bütünlüğünde mükemmel ve güzel olan vücudunu.

Notlar

1. T. J. Ritter and G. C. Denniston, Say No to Circumcision: 40 Compelling Reasons, 2nd ed. (Aptos, CA: Hourglass, 1996),6-20.
2. “Incipit Libellus De Ecclesiasticis Disciplinis et Religione Christiana Collectus. Liber II.XC, XCI” in Patrologiæ Cursus Completus , vol. 132 (Paris: Apud Garnier Fratres, Editores et J. P. Migne Successores, 1880), 301-302.
3. S. Grayzel, The Church and the Jews in the XIIth Century, vol. 2, ed. K. R. Stow (Detroit, MI: Wayne State University Press, 1989), 246-247.
4. See Note 10, 17-40.
5. M. F. Campbell, “The Male Genital Tract and the Female Urethra,” in Urology, eds. M. F. Campbell and J. H. Harrison, vol. 2, 3rd ed. (Philadelphia: W. B. Saunders, 1970), 1836.
6. See photographic series: J. A. Erickson, “Three Zones of Penile Skin.” In M. M. Lander, “The Human Prepuce,” in G. C. Denniston and M. F. Milos, eds., Sexual Mutilations: A Human Tragedy (New York: Plenum Press, 1997), 79-81.
7. M. Davenport, “Problems with the Penis and Prepuce: Natural History of the Foreskin” (photograph 1), British Medical Journal 312 (1996): 299-301.
8. J. Øster, “Further Fate of the Foreskin,” Archives of Disease in Childhood 43 (1968): 200-203.
9. H. L. Tan, “Foreskin Fallacies and Phimosis,” Annals of the Academy of Medicine, Singapore 14 (1985): 626-630.
10. F. A. Hodges, “Short History of the Institutionalization of Involuntary Sexual Mutilation in the United States,” in G. C. Denniston and M. F. Milos, eds., Sexual Mutilations: A Human Tragedy (New York: Plenum Press, 1997), 35.
11. A. B. Hyman and M. H. Brownstein, “Tyson’s ‘Glands’: Ectopic Sebaceous Glands and Papillomatosis Penis,” Archives of Dermatology 99 (1969): 31-37.
12. A. Ahmed and A. W. Jones, “Apocrine Cystadenoma: A Report of Two Cases Occurring on the Prepuce,” British Journal of Dermatology 81 (1969): 899-901.
13. G. N. Weiss et al., “The Distribution and Density of Langerhans Cells in the Human Prepuce: Site of a Diminished Immune Response?” Israel Journal of Medical Sciences 29 (1993): 42-43.
14. P. J. Flower et al., “An Immunopathologic Study of the Bovine Prepuce,” Veterinary Pathology 20 (1983):189-202.
15. Z. Halata and B. L. Munger, “The Neuroanatomical Basis for the Protopathic Sensibility of the Human Glans Penis,” Brain Research 371 (1986): 205-230.
16. J. R. Taylor et al., “The Prepuce: Specialized Mucosa of the Penis and Its Loss to Circumcision,” British Journal of Urology 77 (1996): 291-295.
17. H. C. Bazett et al., “Depth, Distribution and Probable Identification in the Prepuce of Sensory End-Organs Concerned in Sensations of Temperature and Touch; Thermometric Conductivity,” Archives of Neurology and Psychiatry 27 (1932): 489-517.
18. D. Ohmori, “Über die Entwicklung der Innervation der Genitalapparate als Peripheren Aufnahmeapparat der Genitalen Reflexe,” Zeitschrift für Anatomie und Entwicklungsgeschichte 70 (1924): 347-410.
19. A. De Girolamo and A. Cecio, “Contributo alla Conoscenza dell’innervazione Sensitiva del Prepuzio Nell’uomo,” Bollettino della Societa Italiana de Biologia Sperimentale 44 (1968): 1521-1522.
20. A. S. Dogiel, “Die Nervenendigungen in der Haut der äusseren Genitalorgane des Menschen,” Archiv für Mikroskopische Anatomie 41 (1893): 585-612.
21. A. Bourlond and R. K. Winkelmann, “L’innervation du Prépuce chez le Nouveau-né,” Archives Belges de Dermatologie et de Syphiligraphie 21 (1965): 139-153.
22. R. K. Winkelmann, “The Erogenous Zones: Their Nerve Supply and Its Significance,” Proceedings of the Staff Meetings of the Mayo Clinic 34 (1959): 39-47.
23. R. K. Winkelmann, “The Cutaneous Innervation of Human Newborn Prepuce,” Journal of Investigative Dermatology 26 (1956): 53-67.
24. R. Hausmann et al., “The Forensic Value of the Immunohistochemical Detection of Oestrogen Receptors in Vaginal Epithelium,” International Journal of Legal Medicine 109 (1996): 10-30.
25. See Note 12.
26. American Academy of Pediatrics, Newborns: Care of the Uncircumcised Penis: Guidelines for Parents (Elk Grove Village, IL: American Academy of Pediatrics, 1994).
27. See Note 1.
28. See Note 1.
29. S. A. Aldeeb Abu-Sahlieh, “Jehovah, His Cousin Allah, and Sexual Mutilations,” In: Sexual Mutilations: A Human Tragedy, eds. G. C. Denniston and M. F. Milos (New York: Plenum Press, 1997), 41-62.
30. National Center for Health Statistics of the United States Department of Health and Human Services, 1994.
31. See Note 17.
32. G. T. Klauber and J. Boyle, “Preputial Skin-Bridging: Complication of Circumcision,” Urology 3 (1974): 722-723.
33. J. P. Gearhart, “Complications of Pediatric Circumcision,” in Urologic Complications, Medical and Surgical, Adult and Pediatric, ed. F. F. Marshall (Chicago: Year Book Medical Publishers, 1986), 387-396.
34. R. D. Talarico and J. E. Jasaitis, “Concealed Penis: A Complication of Neonatal Circumcision,” Journal of Urology 110 (1973): 732-733.
35. R. Persad et al., “Clinical Presentation and Pathophysiology of Meatal Stenosis Following Circumcision,” British Journal of Urology 75 (1995): 90-91.
36. A. Taddio et al., “Effect of Neonatal Circumcision on Pain Responses during Vaccination in Boys,” Lancet 345 (1995): 291-292.
37. A. Taddio et al., “Effect of Neonatal Circumcision on Pain Response during Subsequent Routine Vaccination,” Lancet 349 (1997): 599-603.
38. J. W. Prescott, “Genital Pain vs. Genital Pleasure: Why the One and Not the Other?” Truth Seeker 1 (1989): 14-21.
39. R. Goldman, Circumcision: The Hidden Trauma (Boston: Vanguard Publications, 1997), 139-175.
40. M. Terris et al., “Relation of Circumcision to Cancer of the Cervix,” American Journal of Obstetrics and Gynecology 117 (1973): 1056-1065.
41. C. J. Cold et al., “Carcinoma in Situ of the Penis in a 76-Year-Old Circumcised Man,” Journal of Family Practice 44 (1997): 407-410.
42. M. Frisch et al., “Falling Incidence of Penis Cancer in an Uncircumcised Population (Denmark 1943-90),” British Medical Journal 311 (1995): 1471.
43. B. Donovan et al., “Male Circumcision and Common Sexually Transmissible Diseases in a Developed Nation Setting,” Genitourinary Medicine 70 (1994): 317-320.
44. G. L. Smith et al., “Circumcision as a Risk Factor for Urethritis in Racial Groups,” American Journal of Public Health 77 (1987): 452-454.
45. L. S. Cook et al., “Clinical Presentation of Genital Warts among Circumcised and Uncircumcised Heterosexual Men Attending an Urban STD Clinic,” Genitourinary Medicine 69 (1993): 262-264.
46. I. Bassett et al., “Herpes Simplex Virus Type 2 Infection of Heterosexual Men Attending a Sexual Health Centre,” Medical Journal of Australia 160 (1994): 697-700.
47. E. O. Laumann et al., “Circumcision in the United States: Prevalence, Prophylactic Effects, and Sexual Practice,” Journal of the American Medical Association 277 (1997): 1052-1057.
48. W. F. Gee and J. S. Ansell, “Neonatal Circumcision: A Ten-Year Overview: With Comparison of the Gomco Clamp and the Plastibell Device,” Pediatrics 58 (1976): 824-827.
49. G. W. Kaplan, “Complications of Circumcision,” Urologic Clinics of North America 10 (1983): 543-549.
50. S. J. Sussman et al., “Fournier’s Syndrome: Report of Three Cases and Review of the Literature,” American Journal of Diseases of Children 132 (1978): 1189-1191.
51. B. V. Kirkpatrick and D. V. Eitzman, “Neonatal Septicemia after Circumcision,” Clinical Pediatrics 13 (1974): 767-768.
52. J. M. Scurlock and P. J. Pemberton, “Neonatal Meningitis and Circumcision,” Medical Journal of Australia 1 (1977): 332-334.
53. G. R. Gluckman et al., “Newborn Penile Glans Amputation during Circumcision and Successful Reattachment,” Journal of Urology 153 (1995): 778-779.
54. B. S. Strimling, “Partial Amputation of Glans Penis during Mogen Clamp Circumcision,” Pediatrics 87 (1996): 906-907.
55. J. Sherman et al., “Circumcision: Successful Glandular Reconstruction and Survival Following Traumatic Amputation,” Journal of Urology 156 (1996): 842-844.
56. J. R. Sharpe and R. P. Finney, “Electrocautery Circumcision,” Urology 19 (1982): 228.
57. C. K. Pearlman, “Caution Advised on Electrocautery Circumcisions,” Urology 19 (1982): 453.
58. C. K. Pearlman, “Reconstruction Following Iatrogenic Burn of the Penis,” Journal of Pediatric Surgery 11 (1976):121-122.
59. J. P. Gearhart and J. A. Rock, “Total Ablation of the Penis after Circumcision with Electrocautery: A Method of Management and Long-Term Followup,” Journal of Urology 142 (1989):799-801.
60. M. Diamond and H. K. Sigmundson, “Sex Reassignment at Birth: Long-Term Review and Clinical Implications,” Archives of Pediatrics and Adolescent Medicine 151 (1997): 298-304.
61. J. Money, “Ablatio Penis: Normal Male Infant Sex-Reassigned as a Girl,” Archives of Sexual Behavior 4 (1975): 65-71.
62. D. A. Gilbert et al., “Phallic Construction in Prepubertal and Adolescent Boys,” Journal of Urology 149 (1993): 1521-1526.
63. R. S. Thompson, “Routine Circumcision in the Newborn: An Opposing View,” Journal of Family Practice 31 (1990): 189-196.
64. T. E. Wiswell, “Circumcision Circumspection,” New England Journal of Medicine 336 (1997): 1244-1245.
65. R. N. Emde et al., “Stress and Neonatal Sleep,” Psychosomatic Medicine 33 (1971): 491-497.
66. R. E. Marshall et al., “Circumcision: II. Effects upon Mother-Infant Interaction,” Early Human Development 7 (1982): 367-374.
67. Committee on Bioethics, “Informed Consent, Parental Permission, and Assent in Pediatric Practice,” Pediatrics 95 (1995): 314-317.

 

 

**Detaylı bilgi için;

 

Tüm Yönleriyle Sünnet

http://www.geocities.com/tabibler/index.html

 

Sünnet! Sünnetle İlgili Yalanlar ve Gerçekler

http://www.kuraldisi.net/product_info.php?products_id=299

Genel Olarak Sünnet

Anne Babaların Bilmesi Gerekenler

Sünnet Hakkında Bir Görüş

Vikipedi’nin Sünnet Maddesi

Sünnetin Sonuçları

Bir Parçacık Denilen 104 santimetrekare

Sünnetle Ne Kaybedilir

Fathermag Dergisinden Bir Makale

Sünnet ve Erken Boşalma

Sünnet İstatistikleri ve Komplikasyon Oranları

Sünnet Komplikasyonları (komplikasyonlu penis resimleri içerir)

Sünnet ve Dinler

Sünnet ve İslam

Kadın ve Erkek Sünneti Farklılık Efsanesi

Sünnete Yahudi/Feminist Bir Bakış Açısı

Edip Yüksel’den Sünnet Yorumu

Sünnetle İlgili Teoriler ve Sünnetin Arkaplanı

Sünnetin Coğrafyası

Sünnet Üzerine Bir Feminist Çalışma

Jenital Zevk ve Jenital Acı, Neden Biri Değil de Diğeri

Beş Cümleyle ABD’de Sünnetin Tarihi

Sünnetin Beyindeki Etkisi (teorik bir bilimsel makale)

Normal Penis Gelişimi ve Bakımı

Üstderinin Normal Gelişimi

El Değmemiş Penisin Bakımı

Peniste Ortaya Çıkabilecek Sorunlar ve Bunların Sünnetsiz Tedavisi (bilimsel Makaleler)

Fimos

Fimosun Topikal Steroidler ile Tedavisi

Fimosun Nedenleri ve İlaçsız Tedavisi

Balanitis Xerotica Obliterans

Sünnetin Sözde Tıbbi Yararları

Sünnet ve Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar

Sünnet ve Balanitis

Sünnet ve Kanserler

Sünnet ve İdrar Yolları Enfeksiyonu

Sünnet ve AIDS

Diğer Konular

İnsan Hakları Ve Etik Açıdan Sünnet

Kadın ve Erkek Sünneti Arasında Bir Karşılaştırma

Kadın Sünneti Nasıl Basitmiş Gibi Gösterilir

Keşke Bilseydim – Marlyn Minos

Afrika’da Sünnet Düğünleri ve Toplu Kız Sünetleri

1. Uluslararası Sünnet Sempozyumu

Site Dışı Görüntülü Bağlantılar

Bir Bebek Sünnetinden Resimler

Sünnet Resim ve Videoları

Üstderi  Resimleri

Üstderi Nasıl Çalışır

Penis Anatomisi

Kaynaklar Ve Diğer Bağlantılar

Kaynaklar ve Diğer Bağlantılar

İletişim

Bir sünnet hikâyesi;

http://www.anafor.org/haber_detay.asp?bolum=2673&uyeid=75

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde” Atatürk’ü Anlamak

“Devletlerin kuvvet ve zayıflığı, milletlerin yükseliş ve gerilemesi yalnız idare adamlarının ehliyet ve iktidarından veyahut dirayetsizliğinden ileri gelmez. İdare adamları iyi veya kötü, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer aynasıdır. Onlar milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar halkın içinden doğmuştur. Bir toplum nasılsa yöneticileri de onlar gibidir. İşte bundan dolayıdır ki öteden beri: “Her millet layık olduğu yönetime ve yöneticilere sahip olur” denilmiştir. Milletlerin tarihini kim yaratır? Devletin ve bütün insanlığın yaşamındaki en büyük olaylar kimler tarafından yönetilir? Ayrı ayrı bireyler tarafından mı? Yani tek başına bazı büyük adamlar, kahramanlar tarafından mı? Yoksa bütün yurttaşların gayreti ve halk ruhunun gerilimi sayesinde mi?”.

Bu sözler, Rus yazar Gregory S. Petrov’un Finlandiya’nın kalkınma öyküsünü kaleme aldığı “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı yapıtının girişinde yer almaktadır. Birçok dünya diline çevrilen bu kitap sayesinde birilerine “Beyaz zambaklar ülkesi neresidir?” diye sorulsa “Finlandiya” demesi olasıdır. Petrov, beyaz zambakları Finlandiya’nın simgesi olarak kullandığında, belki Kuzey’in bu bataklıklar ülkesinin her bir yanındaki göl sularında yüzen beyaz nilüferleri ama daha büyük olasılıkla “vadi zambağı”nı kastetmiş olmalıdır. Finliler vadi zambaklarını (veya “hanımların gözyaşı”) Petrov’dan çok uzun yıllar sonra, 1982’de resmen Finlandiya’nın milli “doğa sembolü” olarak seçmişlerdir. “Mutluluğu bulmak” anlamı yüklenen bu çiçek aynı zamanda doğal yaşam ve çevreye dikkat seçmek ve koruma bilincini attırmak amacıyla ülkenin sembolü yapılmıştır. Bilimsel adı “Convallaria majalis” olan bu güzel zambak(bizdeki ismi “müge”) Haziran ve Temmuz aylarında çiçeklenmektedir. Bir çiçek sapı üzerinde ağızları aşağı çevrili çan şeklinde, beyaz, çok güzel kokulu ve gösterişli çiçekleri olan bir yaban çiçeğidir.

Öyküye dönersek, Petrov “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” yani Finlandiya’da birkaç iyi yürekli, çalışkan, azimli ve kendisini ülkesine adamış insanın yarattığı kalkınma öyküsünü anlatır. Daha doğrusu inancın ve kendini ulusuna adamanın mucizesini örnekler. Kitabı okudukça Türkiye’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına –bana göre bugününe de- ne kadar çok benzediğini görüyorsunuz. O yıllarda, iflas etmiş bir imparatorluk enkazından genç bir Cumhuriyet yaratmak ne kadar da zordur. Kitapta anlatılanlar Ulu Önder’in kafasındakilerin, yaptıklarının ve yapacaklarının bir bölümü ile neredeyse birebir örtüşmektedir. Nitekim O, kitabın Türkçeye çevrilmesini ve okullarda, özellikle askeri okullarda okutulmasını ister. Çünkü yapıt ulusal kalkınmanın ve aydınlanmanın el kitabı gibidir. Savaşlarla yakılmış, yıkılmış bir ülkede, padişah yönetiminde tebaa kul olarak görülmüş, ulusal benliğini kaybetmeye yüz tutmuş, yılgın, yorgun ve yoksul insanlarla yaratılan Cumhuriyet’in kalkınma öyküsüne çok benzerdir kitapta anlatılanlar.

AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Oli Rehn, 5 Temmuz 2007’de İstanbul’da yaptığı “Türkiye’nin AB’ye girişinde Finlandiya’nın rolü” konuşmasının hemen neredeyse tamamını “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”ki kahramanlara ayırır ve şöyle der: “Türkiye ve Finlandiya’nın siyasi mitolojisindeki önemli benzerlikler de dâhil iki ülke arasındaki önemli bir tarihi bağlantıyı hatırlatmak istiyorum. Bu bağlantı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’e kadar geri gider. O, Gregory Petrov’un ünlü “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabını Türk eğitim kurumlarında zorunlu bir kitap olmasını istedi. Kitap, Fin ulusal kalkınmasını ve milli düşünür J.V. Snellman aracılığıyla eğitim ve sivil toplumun önemini açıklar. Atatürk’ün aynı zamanda, daha sonra Kış Savaşı’nda Fin bağımsızlığının lideri ve Batı Demokrasi savunucusu General Mannerheim’in bir hayranı olduğu da bilinmektedir. Dahası, 1956’dan 1981’ kadar çok uzun süre Finlandiya başkanlığını yürüten Urho Kekkhonen gençliğinde Atatürk devrimlerini okumuştur. Finlandiya bağımsızlık ve kalkınmasında Snellman ulusal bir düşünür; Mannerheim bir asker ve stratejik lider; Kekkhonen ise bir devlet adamıdır. Türkiye’de ise tüm bu üç karakter Kemal Atatürk’te birleşir”.

Bir yabancı siyasetçinin ağzından sadece bir yıl kadar önce çıkan bu son tümcenin anlamı gayet açıktır. Dünya üzerinde hiçbir lider ne O’nun sahip olduğu karaktere ve bilgiye sahiptir; ne de sadece 15 yıl gibi çok kısa bir sürede O’nun yaptıklarını yapabilmiştir. Uzun ve yokluk içinde bir bağımsızlık savaşının hemen ardından Türkiye Cumhuriyeti kurulur, egemenlik kayıtsız ve koşulsuz olarak millete verilir. Eğitim-öğretim, sağlık, tarım, sanayi, ticaret ve bankacılık alanlarında ardı ardına onlarca başarılı devrim, yenilik ve kalkınma projesi gerçekleştirilir. Cumhuriyet karşıtı kalkışmalar bertaraf edilir. Kapitülasyonlar kaldırılır. On yıl gibi kısa sürede demir ağlar örülür yurdun her yanında. Dış borçlanma, iç borçlanma olmadan ülkenin her köşesinde hızlı bir ulusal kalkınma başlar. Çilekeş, yoksul ama çalışkan insanlar Büyük Lider’in önderliğiyle en olmaz toprakların üstünde en olmaz sanılan işleri başarır.

Beyaz zambaklar ülkesi Finlandiya kalkındı, ilerledi. Ya biz? Daha mı ilerdeyiz? Bizim ülkemiz eşsiz bir Önder’in kurduğu, aydınlattığı ve gençlere emanet ettiği bir ülkedir. İleride olmamız gerekir. Oysa olmadığımız gibi O’nun yarattıklarından eser de kalmadı. Daha doğrusu eserler yerinde duruyor da sahipleri bu ulusun insanları değiller. Şimdi bazıları artık her tür milliyetçiliğe karşılarmış! Artık “Ne mutlu Türküm diyene” diyen Önder’in kurduğu ülkede “Türklüğe hakaret”i suç sayıp saymayı tartışıyoruz. Bir zamanlar Ulu Önder ülkenin teminatı gördüğü gençlere adadığı ünlü söylevinde “…aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, …” diyerek önemli gördüğü tehlikeleri kaleler ve tersanelerle örnekliyordu. Bu vasiyet, mirasçılarına aktarıldığı sıralarda elbette bildiğimiz anlamda Ortaçağ kaleleri, surlarından bahsedilmiyordu, zaten yoktu. Kastedilen ülkenin askeri olduğu kadar siyasi ve ekonomik tesisleri ve birikimleriydi. Bir ülkenin bağımsızlığını sağlayan tüm ulusal iktisadi, sosyal ve askeri unsurlarıydı. Üstelik zapt edilmekten kastedilen de sadece askeri işgaller değildi. Çünkü O, sadece askeri alanda değil ekonomiden eğitime her alanda kapitülasyonlar başta olmak üzere her türlü işgal ve abluka ile mücadele etmiş bir liderdi.Aradan neredeyse 85 yıl geçti. Bir zamanların yokluk devrinde devlet önderliğinde yoksul insanların çilesi, gözyaşı, onuru ve emeğiyle üretilen tesisler, limanlar, tersanelerin tamamı neredeyse yabancılara satılmış durumda. Ülkede üretim yok, bir başka deyişle reel sektör yerine mali ve hizmetler sektörü gelişiyor. Ama bu sektörde de elinizde bir şey kalmamış gibi. Bankalar yabancıların, marketler yabancıların. Mahalle arasındaki bakkallar yok oldu, oluyor. Gençler işsiz, çalışanlar ücret düşüklüğü ve eşitsizliğinden yakınıyor. Esnaf “siftah yapamadım” diyor. Buğday ve mısır ithal etmeye başladık. İthal, ucuz ve kontrolsüz girişli Çin malları yüzünden el zanaatları, atölye ve dükkânlar kapanıyor. Ve daha yüzlercesi ve binlercesini burada sayamam ki… Ayrıca bunların hiçbirini de ben iddia etmiyorum. Sadece son birkaç yılın ve hatta son bir ayın gazete ve TV yayınlarına ait arşivleri izlediğinizde bulacağınız haber ve yorumlardan ibaret burada listelediklerim. Ben sadece naklediyorum.

Şimdi, böyle bir manzara karşısında sorabiliriz. Atatürk acaba yanlış mı yaptı? Sevdiği kitapta yazıldığı gibi, bu modern Türkiye’nin ve yüce milletin büyük bahçıvanı bizleri yanlış mı budadı, şekillendirdi? Halka emanet ettiği demokrasi, gençliğe emanet ettiği Cumhuriyet, hedef gösterdiği çağdaş medeniyet düzeyi hepsi birer yalan mıydı? Yurtta sulh, cihanda sulh isteyecek kadar barışçıl bir askerin “Türk, öğün, çalış ve güven” demesi kötü bir milliyetçilik, ayıp bir ayrımcılık mı idi? “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” derken yanılmış mıydı? “Milli ekonominin temeli ziraattır” derken tarımın bir ekonomik kambur olduğunu görememiş miydi? Devlet Üretme Çiftliklerini kurarken tohumu dışarıdan satın almak gerektiğini düşünememiş miydi? Şimdi geldiğimiz noktada tüm milli unsurlar neden küreselleşmenin gereği denilerek, haklı ve yerinde bir icraatmış gibi çokuluslu (ya da hiç-uluslu) sermayenin ve çevrelerin sahipliğine geçiyor? Şimdilerde tüm öğrenim hayatında öğrendiğimiz her şeyin tersi oluyor gibi. Bir şeyler ciddi anlamda ters gidiyor ama ne? Yoksa…

Yoksa bunların hepsi, şimdilerde birilerinin empoze ettiği gibi geçmişte mi kaldı? Tarih mi oldu? Petrov diyor ki: “Tarih bazı milletlerin, bazı devletlerin korkunç sonlarını yazdığı gibi diğer bazı milletlerin ve devletlerin gelişme ve ilerlemelerini yazmak için de parlak sayfalar açmaktadır. Tarih, toplum kitlelerini hayvan sürüsü gibi olmaktan veyahut çalışkan bir karıncanın yuvası şeklinden çıkararak, uygun ve şen bir hayat yaratan milyonlarca sanatkâra çevirmenin yollarını, devlet yaşamının nasıl kuvvetlendirileceğini, halkın nasıl eğitileceğini gösteren bir bilim dalıdır”. Ancak tarihten öğrenilecek şey okumakla ve anlamaya gayretle olur. Türk toplumu okumuyor ne yazık ki! Bunun sonucu ise kuvvetlenmek yerine zayıflamaktadır maalesef. Aksini söyleyenler olabilir. Bana göre Cumhuriyet’in genç yıllarında yapılanlar, kazanımlar, gelişme ve toplumsal ruhtan çok uzaktayız. Maalesef, Cumhuriyet’in temel felsefesini oluşturan ve halka emanet edilen demokrasi bile, bazı demokrasi oyuncularının oyuncağı, ağızlarında süslü bir sözcük olarak; ellerinde evrensel doğruluğun bir kartı olarak bir takım çıkarlar doğrultusunda hemen her ortamda maalesef silah gibi kullanılır oldu. Çünkü ne anlaşılamaz bir şeydir ki, toplum bunu ya göremediğinden ya da istediğinden onaylar durumda gibi gözüküyor.

Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi ilk okuduğumda Atatürk’ü çok daha fazla anlamıştım. Günümüz Türkiye’sinin gündeminde sürüp giden tartışmaların tarihin derinliklerinde de aynen yaşandığını bir kez daha keşfetmiştim. Bugünlerde Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi tekrar okudum ve bunu anlatmak için yazmak gereğini duydum. Kitapta geçen ve Tolstoy’a atfedilen bir söz, bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettirdi bana. “Hayattaki düzensizliklerin en büyük etkenlerinden biri şudur: Herkes hayatında sadece refaha kavuşmak ister, fakat hiç kimse hayatı yükseltmek için çalışmaz ve çalışarak hayatını daha iyi ayarlamak ihtiyacını duymaz”. Aydınlar bu ihtiyacı görev sayan ve halkı, toplumu bu ihtiyacı duymaya davet eden, yönlendiren kişilerdir. Oysa gidişat karşısında çoğu suskun, bazıları ise farkında olarak veya olmayarak destekçisi gibi… Tarih, “geçmişten ders alarak geleceği şekillendirmek” bilimi ise aydınlara düşen bu ülkenin insanına tarihten ders çıkarmada alabildiğince veya hiç değilse olabildiğince yardımcı olmaktır. Aydınlanmayı sağlamak, bilgilenmeyi öğretmek, sadece aydın ve düşünürlerin değil fakat aynı zamanda öğretmenlerin, doktorların, işadamlarının ve din adamlarının da görevidir. Bu toplumun bütün unsurlarının birbiriyle kalkınma ve aydınlanma için etkin biçimde etkileşimi anlamına gelir. Günümüz Türkiye’sinin bana göre temel sorunlarından biri bu etkileşimin eksikliği veya yetersizliğidir. Bir suçlama değil ancak bir genelleme ile söylemek gerekirse, aydınlar halktan koparsa başkalarının o boşluğu doldurması bir fizik kuralı gereğidir. Aydınlar halk tarafından kendilerinden farklıymış gibi algılanmamalıdır ve aydınlar da görevlerini halk düzeyinde herhangi bir şekilde özveriyle yerine getirmelidirler.

Beyaz Zambaklar Ülkesinde çok daha fazla öyküler anlatılmıştır. Ancak burada değindiklerim bile böyle bir yazının kapsamı açısından çok fazla, biliyorum. Buraya kadar okuduğunuza göre size teşekkürü borç biliyorum. Beyaz zambakların son cümlesi, Fin kalkınmasının özverili bir halk doktoru için şu cümleyle bitiyor. “Milletin sağlığı için çalışıp didinen büyük kahramanın adı sonsuzluğa kadar övülsün”. Ben, sen, o, biz, hepimiz ise “Ulu Önder”e şöyle seslenmeliyiz:

“EY, MİLLETİNİN BAĞIMSIZLIĞI İÇİN SAVAŞAN BAŞKUMANDAN, CUMHURİYETİ KURUP HALKINA EMANET EDEN CUMHURİYET MİMARI, MİLLETİNİ AYDINLATAN BAŞÖĞRETMEN, YURDUNU KALKINDIRAN BÜYÜK İKTİSATÇI, HUKUK VE ADALETİ MODERNİZE EDEN ULU ÖNDER, ANADOLU TOPRAĞINI İŞLEYEN BAŞÇİFTÇİ AZİZ HATIRAN ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYOR, ŞÜKRANLARIMI SUNUYORUM”

Alıntı..

Esen kalın.

Çekirdekten Ormana

*Biz yaşamak için doğaya her zaman bağımlı ve mecburuz!… Doğa ise bizim hiçbir şeyimize hiçbir zaman bağımlı ve mecbur değil!…

*Hayat kumaşını insanoğlu dokumaz. Her birimiz onun içinde bir ipliğiz. Kumaş için ne yaparsak kendimiz için yapmış oluruz. Her şey birbirine bağlıdır. ‘Seatle,Suqwamish-Duwamish Kabilesi’

21 Mart Dünya Ormancılık günüdür. Ve bu hafta da ülkemizde Ormancılık haftası olarak kutlanır. Güzel ülkemizin doğal zenginlikleri içinde ormanlarımız çok önemlidir. Ne yazık ki yıllardır kişisel çıkarlarımız uğruna ormanlarımızı yok etmek için her olanağı kullandık. Her yıl çıkan yangınlar ile yaklaşık 11 milyon hektarlık orman alanımızı kaybediyoruz. Buna karşın çevreye duyarlı kuruluş ve vatandaşlarımız sayesinde, ormanlarımızın korunması ve geliştirilmesi için birçok proje üretilmektedir.

Yapılacak bir proje ile Ardıç ağacının ekimi için çalışan Ardıç kuşu ile Meşe ağacının yetişmesi için çalışan Alakarga’ların, kurulacak kuş evlerinde üretilmesine ve doğaya salınmasına katkıda bulunabiliriz.

Çünkü Ardıç kuşu, ülkemizdeki ormanların % 8’ini oluşturan, erozyonu önlemede çok önemli olan, günlük su ihtiyacı çok az olan ve kıraç alanlarımız için ideal sayılan, yangına karşı da en dirençli ağaç türü olan Ardıç Ağaçlarının her gün ekilmesinde çalışan bir doğal işçidir. Bu kuşlar, Ardıç ağaçlarından yere düşen tohumları yediğinde, tohum kabuğunu mide ve bağırsaklarında eritip, dışkısı ile ardıç tohumunu toprağa bırakır. Böylece Ardıç tohumu, hazır gübreli olarak toprağa ekilmiş olur.

Alakarga da, yemek için topladığı meşe palamutlarını birer birer toprağa gömer. Önce bir delik kazar, palamudu içine koyar ve daha sonra diğer hayvanların bunu fark etmemesi için itinayla deliğin üstünü kapatır. Bu yerleri daha sonra tekrar bulabilmek için dikkatlice işaret koyar. Belli ağaçlar, düşmüş kütükler, kaya parçaları gibi nesneleri işaret olarak kullanır. Hatta bazen buralara küçük taş parçaları taşıyarak yanlarına işaret koyar. Bazı türlerin günde binden fazla meşe tohumu depoladığı kaydedilmiştir. Bir mevsimde toplam 100.000 gibi yüksek miktarda tohum depolarlar.. İyi hafızasına rağmen bu kuşların gömdüğü meşe palamutlarını unuttukları yerler de vardır. Bu da meşe filizlerinin tekrar yeşillenerek topraktan çıkmasını sağlar.

Değerli arkadaşlar,

Ormanlarımızda ARDIÇ KUŞU ile ALAKARGA sayısını ne kadar artıracak olursak, ağaç ekimine o kadar katkıda bulunabiliriz. Ancak bu kuşların çoğaltılması yanında, avcılarımız tarafından da vurulmasını önleyelim. 2005 yılından beri avlanması yasak olan Ardıç kuşu, ne yazık ki lezzetli eti için kaçak avlanmaya devam ediliyor.

Ayrıca doğadaki birçok hayvan kendi besin zincirini oluşturan yaşam alanlarında benzer davranışlar sergilemektedir. Örneğin; Sincaplar da kuşlara benzer tavırlarla bazı ağaç türlerine ait çekirdekleri toprağa gömüp, birçok ağaç türünün yayılıp orman olmasına katkıda bulunmaktadır.

Burada, çevre ve ormanlarımızı korumayı üstlenen, tüm kurum ve kuruluşlar ile yerel yöneticilerimizi, Canlı türlerinin hızla yok olduğu bu çağda “spor olsun” saçmalığı ile halâ canilik yapmaya devam edenlerin oluşturduğu avcı kulüplerini uyaralım. Gereken işbirliği ile doğal yaşamımızda ağır işçi sayılan bu ve benzeri kuşlarımızın, sincap türü hayvanlarımızın avcılık dönemlerinde hayatta kalması gerektiğinin önemini halkımıza anlatalım. Aslında sadece bu hayvanlar için değil tüm canlı türlerinin korunması ile ilgili acilen yeni projeler üretmemiz gerekiyor.

Bizlerin de ağaç dikimi konusunda yapabileceği çok şey bulunmaktadır. Gönüllü bir çok kişi ve kuruluş bu konuda etkin çalışmalar yapmaktadır.

TEMA çağrısında; Dünyaya 10 yıllık dönemlerle çok yağmur yağdığı, Geçen iki yıl(2008-2009) bu yıl ve önümüzdeki yıllarda 10 yıllık yağışlı dönemin olacağı. Bu nedenle;

Yediğiniz işlenmemiş, kaynatılmamış, kurtlanmamış, Sağlam ve olgun; Kayısı, Şeftali, Kiraz, Vişne, Erik, Elma, Yenidünya, İğde, Hünnap, Muşmula, Kızılcık, Alıç, Ayva, Nar, Dut v.b.

Yemediğiniz veya dikmek istediğiniz işlenmemiş, kavrulmamış, salamura edilmemiş, kurtlanmamış. Sağlam ve olgun; Ceviz, Badem, Fındık, Zeytin, Kestane, Keçiboynuzu(Keçiboynuzu tohumlarını dikmeden önce bir iki gün suda bekletmemiz gerekiyor) v.b. türlerin meyve çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın. Ayakaltı olmayan herhangi bir yerde, dağda bayırda Ekim, Kasım, Aralık aylarında toprağın 10 cm. altına gömün ve toprak kuruysa üzerine bir bardak su dökün.


Dikilen bu meyvelerin en az yarısı yeşerip ağaç oluyor. Ekonomik yoldan ülkemizi yeşillendirmek için dikebildiğimiz kadar meyve çekirdeği gömelim. LÜTFEN BU YAZIYI TÜM DOSTLARIMIZLA PAYLAŞALIM… En büyük israflardan birisi de meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet…

Bu uygulamayı birçok kişi, kuruluş ve TEMA yapıyor, teşvik ediyor. Doğaya yardım edelim. Çorbada bizim de tuzumuz olsun. Gelecekte etrafımızı saracak betonarme yapılar ve apartmanlardan alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacak. Ayrıca dağlarda bayırlarda çıkacak bu meyvelerden fakir insanlar, Yerde yürüyen ve havada uçan her türlü canlı faydalanacak.


Senin spor olsun diye yapacağın küçük kır yürüyüşlerin ve çabaların gelecekte birçok canlıya hayat verip, onların tok ve mutlu yaşamasına sebep olacak!

Sana da mutluluk verecek olan bu yaşam döngüsünün üretken halkalarından biri neden sen olmayasın?

Hatırlatma! Yaz ayları her türlü meyvenin bol olduğu zaman. Sonbaharda dikmek için meyve çekirdeklerini uygun koşullarda biriktirebiliriz.

Dikkat!

Ağaç dikeceğiniz yerin üstünden Enerji Nakil Hattı, PTT hattı v.b. altından ise Kanalizasyon hattı, Enerji, PTT, Temiz su hattı, Doğalgaz hattı v.b. alt yapı tesisleri geçmemiş ve geçme ihtimali olmayacak yerler olsun. Ağaç köklerinin kanalizasyonları tıkaması nedeni veya büyüdükten sonra üst dalları hatlara zarar verir/veriyor diye yetişmiş ağaçlar boşu boşuna kesilmek ve köklenmek zorunda kalınmasın.

Daha detaylı açıklamalar aşağıdaki link’te

http://www.doktorfahrettin.com/Default.asp?DF|Makale|3|0|0|0|0|733666832#

En az kaç ağaç dikmen gerektiğinin hesabı aşağıdaki link’te

http://www.tema.org.tr/Karbonmetre/Karbonmetre.html

Yasaklı Sitelere Nasıl Girebiliriz?

Son zamanlarda ülkemizde bilgiye ulaşmayı engelleyip sansürleyen uygulamalar had sayfaya gelmiş durumda. Kısmen de olsa faydalı olacağını umarak aşağıdaki yordamları bilgilerinize sunuyorum.

Yasaklı web linklerine girmenin birkaç yolu var. Aşağıda ikisi Google’nin olmak üzere dört örnek DNS sunucu adresi verilmiş, değişiklik adımları da görsel olarak izah edilmiştir. Bu değişikliklerden sonra yasaklı olan birçok siteye girilebilirsiniz. Bu yöntemde asıl olan Türk Telekom’a ait olmayan bir DNS sunucusu kullanmaktır.

Aşağıdaki görsel anlatım xp işletim sistemi örneği olup, diğer işletim sistemlerindeki adımlar ve tanımlar da bir birine benzemektedir.

Bu yöntemi, kullandığınız bilgisayarın işletme benzeri yerlerin Ethernet/Server/Modem ayarlarındaki özel uygulamaları/kısıtlamaları nedeni ile uygulayamayabilirsiniz.

Evden internet’e direkt bağlanan bilgisayarlarda her hangi bir sorun çıkmıyor.

Esen kalın.

“Ağ bağlantıları>Ağ bağlantılarını görüntüle>Yerel ağ bağlantısı sağ fare tuşu>Özellikler>İnternet iletişim kuralları(TCP/IP)çift tıkla>Aşağıdaki DNS sunucu adreslerini kullan’ı işaretle>Yeğlenen DNS sunucusu adresine>Noktalar arasına 4 . 2 . 2 . 1 yaz.>Diğer DNS sunucusu adresine 4 . 2 . 2 . 2 yaz.>Tamam>Tamam.

(Diğer bir girişim olarak; Yeğlenen DNS sunucu adresi; 8.8.8.8 Diğer DNS sunucu adresi; 8.8.4.4 ‘de olabilir. Bunlar Google’nin sunucularıdır)

Adım 1

Adım 2

Adım 3

Türk Olmak Zor İş

Amerika’dan bir vatandaşımızın(Türkiye’nin Seattle Fahri Konsolosu olan Sn. J.Ufuk Gökçen) Türk olmak nasıl bir duygudur?” konulu yazısı.

TÜRK OLMAK…


* Aslında çok şeydir, Türk olmak.

* Türk olmak, Osmanlı’nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.

* Kosova’da ve Bosna’da, Batı Trakya’da ve Makedonya’da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

* Türk olmak Kıbrıs’ta, Hocalı’da, Anadolu’da ve Balkanlar’da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.

* Türk olmak faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…

* Türk olmak demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde…

* Türk olmak lisanının Avrupa’da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.

* Avrupa’da hor görülmek Türk olmaktır, ataların birçok asır önce Viyana’yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir. Tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana’yı yakmadığın için.

* Türk olmak Selanik’te Pontus Anıtı’nın, Viyana’da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta’da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

* Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

* Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir. Türk olmak; Truva’dan bu yana, Sümer’den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.

* Doğu Roma’yı da Batı Roma’yı da yıkıp, yeni Roma olan AB’ye girmeye
çalışmaktır Türk olmak. Türk olmak, Mostar’da köprüdür, Kerkük’te kaledir, İstanbul’da Kızkulesi’dir, Anadolu’da buğdaydır, Çukurova’da pamuktur, Ege’de tütün, Karadeniz’de fındık, Trakya’da ayçiçeğidir.

* Türk olmak Çanakkale’de ölmektir. Çanakkale’de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır. Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlısından helallik almaktır.

* Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, Kara bereket diye bakmaktır.

* Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır. Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından ‘Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.’ demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken ‘Vatan sağ olsun!’ demesidir.

* Türk olmak ‘Türk çayında radyasyon olmaz!’ yalanları ile ‘Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!’ dolanları ile yaşamaktır.

* Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

* Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

* Türk olmak. Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

* Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık’a, Belgin Doruk’a âşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.

* En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.

* Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

* Türk olmak Yunus’u bilmektir, Âşık Veysel’i sevmektir. Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi ve Hoca Yesevî’yi tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.

* Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövül düğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü’nde…

* Hayatın sana verdiklerine ‘Nasip’, vermediklerine ‘Kısmet’ demektir. Her işin ‘Hayırlısına’ inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

* Türk olmak, Asya’da batılı, Avrupa’da doğulu diye tepki görmektir. Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaratılanı Yaratandan ötürü sevmektir.

* Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

* Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir.

* Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

* Türk olmak, buhran zamanında Arjantin’de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sıraya girerek, sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

* Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her karanlığın bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

* Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu’da her düşen yağmur damlasına hamd etmek, her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu’da dik durabilmektir.

Ayhan KURT(Araştırmacı, Yazar)

Esen kalın.

Akraba Evliliği

Çevremizde ve ülke genelinde en ağırından en hafifine çeşitli niteliklerde ve boyutta zihinsel ve bedensel özürlü çocuğu ve yakını olan değişik kesimlerden mahalle komşularımız olduğu halde, komşularımızın kapalı kapılar ardında bir veya birkaç özürlü yakınının veya çocuklarının olduğundan yıllar sonra haberdar oluyoruz.

Türkiye’de ağırlıklı olarak akraba evliliği ve diğer nedenler ile mağdur ve muhtaç durumda olan kayıt ve gözlem dışı, ayrıca kayıtlı korunan ve korumasız yüz binlerce(Türkiye nüfusunun % 12,29’u) özürlü insanımız var. Bu insanlarımızın ailelerinin bir kısmı bunları sokağa çıkarmıyor, bir kısmı da sokağa atıyor. Korumasız ve sahipsizlerin birçoğu da akraba evliliği sonucu genleri bozulmuş çeteler ve caniler tarafından her konuda zor kullanılarak sömürülüyor.

Bu durumlar öncelikle ailelere ve özürlü çocuklara yıllarca mutsuzluk veriyor, üzüyor çile çektiriyor. Kişilere, topluma ve devlete çok büyük oranda maddi ve manevi yük oluyor. Hastane, Bakım evi v.b. resmi Kurum, özel dernek ve Kuruluşların bunlara ayırdığı zaman ve emeklere yazık oluyor.

Hâlbuki Bu sorunlara ayrılan/katlanılan/yüklenilen fedakârlıklar, enerji ve maddi kaynaklar çok daha verimli alanlarda kullanılabilirdi/kullanılabilir.

Akraba evliliği ağırlıklı olarak din kaynaklı(Kuran/Nisa–22, 23, 24, 25) destek bulduğu için halk arasında kabul görüyor; Akraba evliliği yapanlar ve akraba evliliğini gayet normal karşılayanlar; Sen Allah’tan daha iyi mi bileceksin gibi din destekli söylemlerde bulunup, bu kitapta yazılanların arkasına sığınıyorlar.

Akraba evliliği konusunda eski devirlerin insanlarının her tür içgüdüsel ve dini girişimleri; o zamana özgü özel şartları ile savaşlar, salgın hastalıklar, büyük göçler, mal paylaşımı v.b. nedenler. Erkek nüfusun veya değişik nedenlerle kadın nüfusun azalması, geçici bir süre insanların çoğalabilmesi adına bilinçli veya bilinçsiz olarak böyle zorunlu ve geçici bir yaklaşımı(Tevrat’ta bu gerekçelerle yapılmış aile içi cinsel ilişkiden bahsedilir) seçmiş olabilir… Fakat bu girişimler bu gün için geçerli değildir, akıl ve bilim dışıdır. Hiçbir gerekçe bunu meşru kılamaz. Sonuçları her yönü ile son derece kötüdür.

Terör, Trafik, Doğal Afet v.b. nedenlerle sakat kalmış yüz binlerimiz zaten varken ve bu durum hala devam ederken; Bunun dışında ve büyük oranda uzun soluklu eğitim, öğretim ve medya kanalları ile kısmen önlenebileceğine inandığım özürlüler ordusu oluşturan akraba evliği hala devam etmektedir.

Akraba evliliğine bir şekilde hemen son verilmesi gerekiyor. Yani bir bakıma; Akraba evliliği bataklığının kurutulması gerekiyor.

Bilimsel bir gerçek olarak canlıların birçoğunda aynı türün, akraba ve cinslerinin eşeylenmesi, tohumlanması, birleştirilmesi, üretilmesi ve üremesi tehlikeli bir yanlışlıktır. Bu durumun devam etmesi, o ırkın ve türün zaman içinde her yönden kalitesinin ve hatta varlığının yok olmasına, neslinin tükenmesine, zihinsel, bedensel, cinsel sakatlıklara, sapıklıklara, toplumun ve çevrenin zarar görmesine neden olmakta; Bu olumsuzluklar nesiller boyu ve birkaç nesil sonra dahi ortaya çıkıp devam edebilmektedir.

Akraba ilişkisi hayvanlar için bile etik dışı ve sonuçları bakımından sağlıksızdır. Bazı yörelerde et ve süt besisi evcil hayvanlar bakıcıları tarafından çoğunlukla aile içi çiftleşmeye zorlanmaktadır. Bu tür hayvanların eti ve sütü ne derece yararlıdır? o da ayrı bir araştırma konusu. İnsanların etkisi olmadan doğada yaşayan evcil ve vahşi hayvanlar doğal yaşamlarında çok yakınları ile çiftleşmez ve bu tür girişimlerinde bir birlerini şiddetle dışlarlar.

Teyze; Annenin kız kardeşi*Teyze anne yarısıdır…Derler.

Dayı; Annenin erkek kardeşi*Anne tarafından baba yarısıdır…Derler.

Amca; Babanın erkek kardeşi*Amca baba yarısıdır…Derler.

Hala; Babanın kız kardeşi*Baba tarafından anne yarısıdır…Derler.

Yukarıdaki bahse konu çok yakın olan kan akrabalarının çocuklarının birbirleri ile evlenmesi iğrençlik ve bayağılık değil de nedir? Bu sapıklık değil midir?

Normal bir insanın midesinin bunu kaldırmaması ve lügatinde hiçbir zaman böyle şeylerin yer almaması gerekmez mi?

1. Yaşam içgüdüsü ile 2. Cinsel içgüdünün duruma göre birinci sırayı paylaşıp bazen de yer değiştirdiği insanın da dâhil olduğu hayvanlar dünyasında böyle baskın ve etkili bir içgüdüsel yapı varken; Bu tür evliliklerden oluşmuş toplumlardan sağlıklı ahlak anlayışı ve yaşam tarzı bekleyebilirmiyiz? Nerede ise herkesin bir birine nikâhı düşüyor. Kimin eli kimin g…… belli değil.

Akraba evliliğini normal gören yaşam tarzında akrabalar arası kardeşlik ve dostluk ilişkilerinin art niyeti veya samimiyeti veya dürüstlüğü, tiyatro yeteneği son derece gelişmiş olan ikiyüzlü günümüz insanlarının görünüş, davranış ve söylemlerinden nasıl anlaşılabilir? Bu ilişkiler her zaman samimiyetten uzak yaklaşımlara, çekişmelere sebep olacak. Doğal olarak sevdiklerini koruyup kollama refleksi ile hareket eden normal insanlardan şüphe ve kuruntular hiçbir zaman eksik olmayacaktır.

Akraba evliliği akrabalar arasında her zaman istismara açık güvensiz bir hal sergilemektedir. Gerçek manada dokunulmazlığı, kendine özgü kutsallığı olan Ağabeyim, Kardeşim, Bacım, Yeğenim, Canım ciğerim diyebileceğim kimsem olmayacak. Yook öyle!.. Bu bize ters! ve bu bizi bozar arkadaş!

Cinsel içgüdünün; Yaşam içgüdüsünün önüne geçerek canlının 1. öncelikli içgüdüsü haline dönüşüp, Uğruna ölünüp, Öldüren en önemli içgüdülerimizden olduğunu; eski/yakın tarihi dönemlerden, güncel örneklerden ve kaynaklardan değişik boyutlarda bol miktarda bilgi edinebilir, gözlemleyebilirsiniz. (Savaş meydanlarında ölmek üzere olan askerlerin bir kısmında Cinsel içgüdünün Yaşam içgüdüsünün önüne geçtiğinin somut belirtileri gözlenmiştir. Size biraz garip gelecek ama savaş meydanlarında ağır yaralanmış askerler son nefesini vermek üzere iken istem dışı cinsel ilişki refleksine girmişlerdir. Aynı fizyolojik ve biyolojik temellere dayansa da, bu durum “Otoerotik Asfiksi” benzeri olgularla karıştırılmasın. İrade biyolojiyi yenemiyor. Bütün canlılar, hepimiz böyleyiz. Bitkilerden hayvanlara mekanizma aynı. Asıl olan neslin, dolayısı ile canlılığın devam etmesidir. Bütün canlıların genlerine iliştirilmiş ortak genetik kod budur)

Türkiye’de akraba evliliği yapan bazı Bölge, Aşiret, Tarikat, Irk, Aile v.b.’lerini inceleyin bakın; gizli açık birçok çarpıklıkların, sapıklıkların, bütün rezilliklerin, caniliklerin diz boyu olduğunu göreceksiniz.

Bütün bu gen bozukluklarına eğitimsizliği ve fakirliği de ekleyin, ondan sonra çıkın işin içinden çıkabilirseniz.

Sağlıklı nesil, sağlıklı toplum ve kaliteli beyinler istiyorsak; hiçbir zaman bize ait olmamış/olmayan akraba evliliği türü etik ve akıl dışı, bilim dışı sapıkça geleneklerden hemen vazgeçmeliyiz. Kültürel Geçmişimizde birçok kötü örnek olmasına rağmen sağlıklı düşünen beyinler bu tür gelenekleri itici bulmuşlardır.(Mete Han amcakızı ile evlenmiş, Muhammed’in kızı Fatma Muhammed’in amcaoğlu Ali ile evlenmiştir… v.b.)

Bu konuların önemini yakın çevrenizden hemen başlayarak, sağlıklı diğer doğru verilerle de destekleyerek anlatın. Akraba evliliğinin son bulması toplumumuzdaki birçok sorunun zaman içinde kendiliğinden yok olup gitmesine neden olacaktır.(Japon Medenî Yasası’nın akraba evliliğini yasaklaması, daha önceleri bu tür evliliklerin olduğuna ve bazı sakıncalarının görüldüğüne işaret etmesi bakımından anlamlıdır) Bu konunun önemi atağa geçmenize neden olabilecek mi bilmiyorum?

Esen kalın.

*Aşağıdaki linklerimde bu konulardaki çalışmalardan bir kaç örnek bulunmaktadır.

Akraba Evliliği

Akraba Evlilikleri

Aile Yapısı

Atatürk’ten Sözler

Bütün ümidim gençliktedir.

Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir. Cumhuriyet’i biz kurduk, O’nu yükseltecek ve sürdürecek sizlersiniz.

Herkes ulusal görevini ve sorumluluğunu bilmeli, memleket meseleleri üzerinde o düşünceyle, düşünüp çalışmayı görev edinmelidir.

Kendiniz için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur.

Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Bugün hepimize düşen ortak görev; ulusal değerlere, bilince, Cumhuriyet’e sahip çıkmak, Çanakkale’yi, Kurtuluş Savaşı’nı kazanan  ruhu korumak ve bu bilinci gelecek kuşaklara aktarmaktır. Türk Ulusu dili, kültürü, tarihi ve saygın kimliğiyle aydınlık yarınlara el ele güçlü biçimde yürüyecektir.

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.

“…bu ulusa ve ülkeye hizmet görevi bitmeyecektir.”

Türk Milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur bu devletin dayandığı esaslar “Tam Bağımsızlık” ve “Kayıtsız Şartsız Milli Egemenlikten ibarettir. Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu Milli Egemenliktir. Milletin Kayıtsız Şartsız Egemenliğidir…

Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak!

Biz büyük bir inkılâp yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.

Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.

Ne mutlu Türküm diyene!

Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı… Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız.

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

“Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk’ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! .. Bu belli. Fakat zekânı unut! .. Daima çalışkan ol…”

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneği kazanmamıştır.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir…”

Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği cumhuriyete inananlara, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır.

Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur.

Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de, sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.

İstiklal, istikbal, hürriyet, her şey adaletle kaimdir!

Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.

Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

Öğretmenler! Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.

Öğretmen, yıllar sonra ödülünü alır.

Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.

Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruat.

Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir halettir, fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.

Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

Gerçi bize milliyetçi derler. Ama biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.

Öyle istiyorum ki, Türk Dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar, bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.

Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir.Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.

Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir.

Bilelim ki, milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar.

Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir. Yakın yıllarda milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin önemli sonuçlarını kavramıştır. Memleketin ve devrimin, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması gerekir. Aynı cinsten olan kuvvetler, ortak amaç yolunda birleşmelidir.

Birçok güçlükler ve engeller karşısında bulunduğumuzu biliyoruz. Bunların hepsini inceleme ile gayret ve iman ile ve millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birer birer çözüp sonuçlandıracağız. O millet aşkı ki, her şeye rağmen içimizde sönmez bir kuvvet, dayanıklılık ve ateş kaynağıdır.

Bizim milletimiz vatanı için, özgürlüğü ve egemenliği için özverili bir halktır; bunu kanıtladı. Milletimiz, yaptığı devrimlerin kıskanç savunucusudur da. Benliğinde bu erdemler yerleşmiş bir milleti, yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.

Arkadaşlar! Devrimimiz Türkiye’nin yüzyıllar için mutluluğunu üstlenmiştir. Bize düşen onu kavrayarak ve takdir ederek çalışmaktır.

Adımlarını, attığımız uygarlık ve yenilik adımlarına uydurmak istemeyenler ne talihsizdirler! Bu gibiler hâlâ milleti aldatacaklarını ümit ediyorlarsa bu ümitleri, kendilerinin zarara uğramalarından başka bir sonuç vermeyeceğine şimdiden emin olabilirler.

Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek âlimler çıkabilir.

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Yurtta sulh, cihanda sulh.

Türk milletinin istidatı ve kati kararı medeniyet yolunda durmadan, yılmadan ilerlemektir.

Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir.

Yeni kuşak, en büyük cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır.

Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

Bir millet eğitim ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak eğitim ordusuyla mümkündür.

Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz.Türk Milletinin istidadı ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdurlar.

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.

Dünyanın her tarafından öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk Milletinin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim hepimizin en kutlu vazifemizdir.İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.

Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü uygar buluşlardan azami derecede istifade etmek zorunludur.

Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük bir amacı elde etmek için belli başlı bir vasıtadır. Zafer, bir fikrin istihsaline (elde edilmesine) hizmeti nispetinde kıymet (değer) ifade eder. Bir fikrin istihsaline dayanmayan bir zafer payidar olamaz (yaşayamaz). O, boş bir gayrettir. Her büyük meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem (dünya) doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına bir zafer, boşa gitmiş bir gayret olur.

Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iktisadi siyaseti bu aslî gayeye erişmek maksadını güder.

Basın milletin müşterek sesidir. Başlı başına bir kuvvet, bir okul, bir öncüdür.

Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.

Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.

Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.

Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.

Tarih bir milletin kanını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez.

Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.

Millete efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.

Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman tam bağımsızlık dediğimizi herkesin anlaması gerekir.

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.

Tüketici yaşamak iyi değildir. Üretici olalım.

Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner.

Memleket mutlaka modern medeni ve yeni olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır.

Yeni Türkiye Devleti temellerini süngüyle değil, süngünün de dayandığı ekonomi ile kuracaktır. Yeni Türkiye Devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır.

Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.

Devrim yasası, eldeki yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki akımı boğmadıkça, başladığımız devrim ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki dönemlerde de böyle olacaktır.

Büyük başarılar, değerli anaların yetiştirdikleri seçkin çocukların yardımıyla meydana gelir.

Toplumdaki başarısızlığın sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ihmal ve kusurdan doğmaktadır.

Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgârıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Bir gün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu… Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.

Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir.

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline değiştirmektir.

Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum.

Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.

Bomba sırtı olayı (14 Mayıs 1915) çok önemli ve Dünya savaş tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir olaydır. Karşılıklı siperler arası 8 metre, yani ölüm kesin. Birinci siperdekilerin hepsi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerlerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılıkla biliyor musunuz? Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur’ an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenlerse Kelime-i şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale savaşlarını kazandıran bu yüksek ruhtur.

Tam bağımsızlık, ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olunca, o devletin bütün hayat ışıklarında bağımsızlık felç olur.

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasde ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz.

Süngülerle, silahlarla ve kanla kazandığımız askeri zaferlerden sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da zaferler kazanmaya devam edeceğiz.

Zafer, “Zafer benimdir” diyebilenindir. Başarı ise, “Başaracağım” diye başlayarak sonunda “Başardım” diyebilenindir.

Egemenlik verilmez, alınır.

Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı var olmalarının yegâne koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.

Milletimiz davranışlarında ve gayretlerinde sarsılmaz bir bütünlük gösterdiği için başarılı olmuştur.

Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.

Bu millete çok şey öğretebildim ama onlara uşak olmayı bir türlü öğretemedim.

Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

“Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir… Türk milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir… Türk milletinin tarihi bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni âlem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır…”

“Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

“Türk’ün haysiyeti, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.”

“Türk milleti güzel her şeyi her medeni şeyi, her yüksek şeyi sever, takdir eder. Fakat muhakkaktır ki, her şeyin üstünde takdir ettiği bir şey varsa o da kahramanlıktır.”

“Bizim milletimiz, vatanı için, hürriyeti ve egemenliği için fedakâr bir halktır.”

“Türk esirlik kabul etmeyen bir millettir.”

“Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz.”

“Büyük şeyleri büyük milletler yapar.”

“Türk milletinin son yıllarda gösterdiği harikaların yaptığı siyasi ve sosyal inkılâpların gerçek sahibi kendisidir. Milletimizde bu kabiliyet ve tekâmül var olmasaydı, onu yaratmaya hiçbir kuvvet ve kudret yeterli olamazdı.”

“Bu millet kılı kıpırdamadan dava uğruna canını vermeye razı olmasaydı ben hiç bir şey yapamazdım.”

“Giriştiğimiz büyük işlerde, milletimizin yüksek kabiliyet ve yüksek sağduyusu başlıca rehberimiz ve başarı kaynağımız olmuştur.”

“Türk kuvvet ve zekâsının yenmediği ve yenemeyeceği güçlük yoktur.”

“Benim hayatta yegâne fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir.”

“Gerektiğinde vatan için bir tek fert gibi yekpare azim ve karar ile çalışmasını bilen bir millet elbette büyük bir geleceğe layık ve aday olan bir millettir.”

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

“Bir milletin başarısı, mutlaka bütün milli güçlerin bir istikamette oluşmasıyla mümkündür. Bu nedenle bilelim ki, elde ettiğimiz başarı, milletin güç birliği etmesinden, ortak hareket etmesinden ileri gelmiştir. Eğer aynı başarı ve zaferleri gelecekte de tekrarlamak istiyorsak, ayni esasa dayanalım ve aynı şekilde yürüyelim.”

“Öğretmenler; Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakârlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir… Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.”

“Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.”

“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”


ATATÜRK’ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ

NUTUK (Söylev) – Ankara, 20 Ekim 1927

Mustafa Kemal Atatürk tarafından 20 Ekim 1927 tarihinde Nutuk’un sonunda Türk Gençliği’ne yönelik yaptığı konuşmadır (Seslenişi). Nutuk, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı 15 – 20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kongresinde otuz altı buçuk saat süren tarihi konuşmasıdır.

Türk Gençliğine Bıraktığımız Kutsal Armağan

Saygıdeğer baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir dönemin öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım

Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.

Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK – 20 Ekim 1927

Sevdiğim Sözler

  • Limandaki gemi güven içindedir; fakat gemiler limanlar için yapılmamışlardır.
  • İki insan aynı pencereden bakarlar, biri çamuru görür, diğeri yıldızları.
  • Herkesin her şey olduğu yerde kimse bir şey değildir.
  • Büyük adam olmamıza lüzum yok, sadece adam olalım yeter.
  • Adaletin olmadığı yerde ahlaktan bahsedilemez.
  • İnsanlar hedeflerinden büyük olmalıdır.
  • Hepimiz değişik derecelerde kaynarız.
  • Gerçek dostluk fosforlaşma gibidir. Çevremize karanlık çökünce iyice parlar.
  • Mutluluk, varacağımız bir istasyon değil, bir yolculuk biçimidir.
  • Kamuoyu, şato hayaleti gibidir; kimse görmemiştir ama herkes ondan korkar.
  • Alçak gönüllüye yüksekten, kibirliye alçaktan bakma.
  • İnsanlığın hangi filizi köreltilmek istenmişse, o filiz daha gür büyümüştür.
  • Gerçekten büyük olmayan “ Büyük Adamlar ” çevrelerini küçük adamlarla doldururlar.
  • Az bilmek için çok okumak gerekir.
  • Hırsların sonuna erişmek, gök kuşağının ucuna erişmeye benzer; Biz ulaşırken, onlar kaçıp gider.
  • İlk ve en kötü yalan, kişinin kendisini aldatmasıdır. Bundan sonraki tüm günahlar kolayca işlenir.
  • Zaman kötü, tamam ama sen onu daha iyi yapmak için oradasın.
  • Karanlığa küfredeceğine bir mumda sen yak.
  • Biz planlar yaparken geçip giden şeydir yaşam.
  • Gerçek onu arayanı bekler.
  • Hayal edebildiğin her şey gerçektir ve aslında programlandığın kadar hayal edebilirsin.
  • Çocuklar oyun olsun diye kurbağalara taş atarlar fakat kurbağalar oyun olsun diye ölmezler.
  • Beklenmeyeni beklemedikçe olgun olmuş sayılmayız.
  • Dünyam bir kaç kayıpla yıkılacak kadar küçük değildir.
  • Dünya bir kaç kayıpla yıkılacak kadar küçük değildir. Bütün sevgilerimiz, sevdiklerimizi her an yere serebilecek olan ölümün insafına bağlıdır.
  • İyilik etme içgüdülerimiz, pek seyrek hallerde, bizim zannettiğimiz derecede tertemizdirler.
  • Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı, neşenizi ve mutluluğunuzu çalarlar.
  • Her şeyin bir nedeni vardır ve her nedenin de bedeli. Herkes bir bedel ödemek zorundadır.
  • Zorlama beni! Daha çok kendim gibi yaşamak istiyorum! Diğer türlüsü ben olmayacağı gibi, senin işine de yaramaz.
  • Bir fark yaratmak için çok küçük olduğunuzu düşünüyorsanız, bir sivrisinekle yatağa hiç girmemişsiniz demektir.
  • Yaşam…  Doğum ile ölüm tarihi arasına konan küçük bir tire’den ibarettir.
  • İnsanoğlu yediklerini dörtte biri ile yaşar. Kalan dörtte üçü ile de doktoru geçindirir.
  • Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir ki!… Rüzgarlarla saçını tarayabilmek, Yağmurlarla dans etmeyi becerebilmektir!!!!!!.

Dünya Ölçeğinde Evren

* Bu küçük çalışma Evreni ölçekli olarak Dünya boyutlarına indirgeyip, içinde yaşadığımız evrenin basit de olsa kavranabilmesi için yapılmıştır.

BELLİ BİR MESAFEDEN SONRA SADECE RADYO TELESKOPLARLA GÖZLEMLENEBİLEN EVREN’E AİT BAZI BİLGİLER; (Gözlemlenemeyen Evrenin Ötesi Bilinmiyor)

EVRENİN ÇAPI » 40.000.000.000 Işık Yılı » 378.691.200.000.000.000.000.000 km.

EVREN SÜPER KÜMELERİNİN ÇAPI » 150.000.000 Işık Yılı » 1.420.092.000.000.000.000.000 km.

EVREN YEREL GRUPLARININ ÇAPI » 4.000.000 Işık Yılı » 37.869.120.000.000.000.000 km.

SAMANYOLU GALAKSİSİ’NİN ÇAPI » 100.000 Işık Yılı » 946.728.000.000.000.000 km.

GÜNEŞ SİSTEMİNE EN YAKIN 6. YILDIZIN UZAKLIĞI(Sirius) » 8,6 Işık Yılı » 81.418.608.000.000 km.

GÜNEŞ SİSTEMİNE EN YAKIN 1. YILDIZIN UZAKLIĞI(Alpha Centauri) » 4,3 Işık Yılı » 40.709.304.000.000 km.

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Plüton Yörüngesi) » 11.968.000.000 km.

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Mars Yörüngesi) » 455.800.000 km.

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Dünya Yörüngesi) »299.200.000 km.

* Işık 300.000 km/sn hızla 365 gün 6 saatte 9.467.280.000.000 km. yol alıyor.

* 1 AB (Astronomik Birim) = 149.600.000 km. = Dünya Güneş Arası Mesafe

* Saatte 1000 km. hızla giden bir uçak Güneş Sistemine en yakın yıldız olan Alpha Centauri ’ye 4.644.000 yılda, Sirius yıldızına ise 9.288.000 yılda varıyor.

* Evrende 200 milyar civarında Galaksi ve Nebula(bulutsu) toplulukları olduğu tahmin ediliyor. Saman Yolu Galaksisi 100.000 Işık Yılı Çapında olup yaklaşık 100 milyar yıldız sistemini barındırıyor.

* Saman Yolu Galaksi merkezi Gökyüzüne baktığımızda ‘Yay Takım Yıldızı’ yönündedir ve Saman Yolu Galaksisi’nin merkezinde 3 milyon Güneş kütlesinde bir Kara Delik olduğu tahmin ediliyor.

* Gökyüzünde gördüğümüz yıldızların hemen hemen hepsi Samanyolu Galaksisinin dışına doğru baktığımız çok küçük bir sarmal kol görüntüsüdür.

* Tüm bu görkemine rağmen galaksideki ışıyan madde, gök adamızın toplam maddesinin % 5 ‘ini oluşturuyor. Geriye kalan % 95, Gök adayı görünmez bir bulut gibi saran ışıklı diskin 1000 katı hacmindeki karanlık halede bulunuyor. Göremediğimiz bilemediğimiz bir tür.

BİR KATRİLYON KAT KÜÇÜLTÜLMÜŞ ÖLÇEKTE EVREN ÖLÇÜLERİ;

EVRENİN ÇAPI » 378.691.200 km.

EVREN SÜPER KÜMELERİNİN ÇAPI » 1.420.092 km.

EVREN YEREL GRUPLARININ ÇAPI » 37.869 km.

SAMANYOLU GALAKSİSİ’NİN ÇAPI » 947 km.

GÜNEŞ SİSTEMİNE EN YAKIN 6. YILDIZIN UZAKLIĞI (Sirius) » 0,081.418.608 km. » 81 metre

GÜNEŞ SİSTEMİNE EN YAKIN 1. YILDIZIN UZAKLIĞI (Alpha Centauri) » 0,040.709.304 km. » 41 metre

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Plüton Yörüngesi) » 0,000.011.968 km. » 12 mm.

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Mars Yörüngesi) » 0,000.000.455 km. » 0,46 mm.

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Dünya Yörüngesi) » 0,000.000.299 km. » 0,30 mm.

YAKLAŞIK OTUZ KENTİLYON KÜÇÜLTÜLMÜŞ ÖLÇEKTE EVREN ÖLÇÜLERİ;

(Gerçek Küçültme Ölçeği 1: 29.687.300.094.073.400.000 olup küçültme seçimi evreni dünya çapına indirgeyip modellemek için yapılmıştır.)

EVRENİN ÇAPI » 12.756 km. (Dünya Çapı)

EVREN SÜPER KÜMELERİNİN ÇAPI »  48 km.

EVREN YEREL GRUPLARININ ÇAPI »  1,3 km.

SAMANYOLU GALAKSİSİ’NİN ÇAPI »  32 metre

GÜNEŞ SİSTEMİNE EN YAKIN 6. YILDIZIN UZAKLIĞI (Sirius) » 2,7 mm.

GÜNEŞ SİSTEMİNE EN YAKIN 1. YILDIZIN UZAKLIĞI (Alpha Centauri) » 1,4 mm.

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Plüton Yörüngesi) » 0,000.403 mm.

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Mars Yörüngesi) » 0,000.015 mm.

GÜNEŞ SİSTEMİ ÇAPI (Dünya Yörüngesi) » 0,000.010 mm. (Milimetrenin milyonda 10’u)

GÖKYÜZÜNE KISA BİR BAKIŞ;

* Dünya tam çapı » 12.756 km.

* Dünya atmosfer kalınlığı » 1000 km.

* Dünya ortalama Yer Kabuğu kalınlığı » 50 km.

* Dünya Güneş arası mesafe » 149.600.000 km.

* Dünya kendi etrafında (Ekvatorda) » 1670 km/saat hız ile dönüyor.

* Dünya kendi etrafında (Kutuplara yakın 60 enlem derecesinde) » 835 km/saat hız ile dönüyor.

* Dünya Güneşin etrafında (30 km/sn.) » 108.000 km/saat hız ile dönüyor.

* Dünyanın Güneşin etrafında bir yılda kat ettiği yol » 1.936.000 km.

* Dünya Güneş Sistemi ile birlikte Hercules Takım Yıldızı’na doğru (20 km/sn.) » 72.000 km/saat hız ile yol alıyor.

* Dünya Saman Yolu Galaksi’si ile birlikte (268 km/sn) » 964.800 km/saat hız ile yol alıyor.

* Güneş tam çapı » 1.400.000 km.

* Güneş Dünyadan » 1.300.000 kat büyük

* Güneş Sistemi, Saman Yolu Galaksisi içindeki bir turunu 964.800 km/saat hız ile » 230 Milyon yılda tamamlıyor.

* Uzaktaki Galaksilere göre uzayın genişleme hızı » 60.000 km/sn.(216.000.000 km/saat)

*Yukarıdaki hız, mesafe ve çap ölçülerinin hepsi ölçüm noktalarındaki referanslara göre değerlendirilmesi gereken değişken değerlerdir. Çünkü gök ada ve cisimlerinin hepsi bir birbirlerinin etki alanları içinde ve yörüngelerinde, elips, oval ve sarmal biçimlerde değişik yönlere doğru dönerek hareket edip gitmektedirler.

Brahma ve Evrensel Boyutlar

HİNT İNANCINDA BRAHMA:

(“Brahma” Bizdeki Tanrı kavramının benzeri)

Brahma’nın bir günü> KALPA> 4.320.000.000(Dünya Günü) : 360(Brahma Sabiti) = 12.000.000 Dünya Yılı

Brahma’nın bir gecesi> PRALAYA> 4.320.000.000(Dünya Günü) : 360(Brahma Sabiti) = 12.000.000 Dünya Yılı

Brahma’nın bir Yılı> (KALPA+PRALAYA)x360 > 24.000.000(Dünya Yılı) x 360(Brahma Sabiti) = 8.640.000.000 Dünya Yılı

Bir Brahma Çağı> MAHA KALPA > 8.640.000.000(Dünya Yılı) x 100 = 864.000.000.000 Dünya Yılı

Bir Brahma Çağı> MAHA PRALAYA > 8.640.000.000(Dünya Yılı) x 100 = 864.000.000.000 Dünya Yılı

İki Brahma Çağı> MAHA KALPA+MAHA PRALAYA > 864.000.000.000(Dünya Yılı) x 2 = 1.728.000.000.000 Dünya Yılı

Manu(Galaksi Yöneticilerinin Genel İsmi)>Manu ’ların Hükümranlık Süreleri: 306.720.000 Yıl

* Işık 300.000 km/sn hızla 360 günde 9.331.200.000.000 km. yol alıyor.

* Brahma’nın yılı 8.640.000.000(Dünya Yılı) x 360(Brahma Sabiti) = 3.110.400.000.000(Brahma’nın bir yılının dünya günü) x 3 = 9.331.200.000.000 (3 Brahma yılının Dünya Günü)

* Brahma’nın üç yılının dünya gün sayısı, ışığın 360 günde aldığı yola eşit.?

*. . . . . Şu da bir gerçek ki Rabbinin katındaki bir gün, sizin saymakta olduğunuzun bin yılı gibidir. (Kuran’ı Kerim-Hac Suresi–47.ayet)

« Daha eski yazılar

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.